Austin Chronicle 2
Daha Dallas uçağından inerken aradan yüzümüze çarpan hava hatırlatıyor bana acı gerçeği.
Texas’ta hava yazın sıcak ama çok sıcak...
Austin’de havaalanında otoparka doğru yürürken Nazlı ilk tepkiyi veriyor. Anne burası fırının içi gibi.
Oysa o sırada saat akşam 8 ve kuzum günün en sıcak saatine henüz denk gelmemiş.
Sonra otele doğru giderken bir tuhaflık fark ediyorum. Benim tüm bu sıcak havaya rağmen her daim yemyeşil Austin’im bomboz bir sarı renge bürünmüş. Sonradan öğreneceğim ki Austin küresel ısınmadan nasibini almış ve gözle görmeden nasıl şiddetli olduğunu tasavvur edemeyeceğiniz ağustos yağmurları bu sene hiç uğramamış buralara. Üstelik de sıcaklık temmuz ortasından beri 115 Fahrenheit (40 küsür ediyor galiba hiçbir zaman bilemedim bu derecelerin nasıl değiştirildiğini) derecelerde seyrediyormuş.
Otele doğru yola çıkınca önce biraz afallıyoruz, nereye nasıl gidilirdi, hangi yol şehrin neresine çıkardı unutmuşuz gibi geliyor ilk başta ama sonra hemen hem Hakan’a hem de bana o duygu gelip yerleşiyor. “Ben daha dün buradaydım” duygusu. O yüzden MOPAC’e nasıl çıkılır, 183 bizi nereye götürür en kısa zamanda hatırlayıp Arboretum’daki otelimize varıyoruz. Uyku, sabahın köründe ayağa dikilme ve sonra ver elini kahvaltı için Mozart.





Öğlen çok sevdiğim Zen’e gidiyoruz. Japanese food fast. Nazlı’ya makarna çok sevdiğinden noodle alıyoruz, onun gözü bizim yediğimiz pirinçte kalıyor. Ama pirincin üzerinde sos acı geldiğinden bizim yemeği yiyemiyor. Noodle’ına dokunmadığı gibi gün boyu “bana neden pilav almadınız” diye vızıldıyor. Hakanla onun bu vızıldanmalarına boyun eğmeme kararı alıyoruz, yoksa tepemize çıkacak. O yüzden "aa noodle'ını yemedin mi, al o zaman pirinç" demiyor ve ona pirinç almıyoruz. Çok mu acımasısız?
Sonra Arberotum Atrium ve devasa porsiyonlarıyla Nazlış’ı bir nebze olsun mutlu eden Amy’s Icecream.
Hakan ve Nazlış’ı Barnes & Nobles’a yolladıktan sonra ben Atrium’da bir tur atıp, uzun zamandır peşinde olduğum ama Türkiye’deki fiyatı bir türlü “kıvama gelmeyen” sandaletleri 25 dolara alıp içimden “God bless America” diyerek Barnes & Nobles’a gidiyorum. Nazlış’ı çok keyif alarak oynadığı Tren Thomas ve arkadaşlarından ayırıp, otele geri dönüyoruz.
Uzunca bir öğlen uykusu arkasından Hyde Park Grill. Hakan nerede olduğunu çıkaramıyor önce. Ben hatırlıyorum, sonra her zamanki gibi “benim hafızam olmasa sen ne yapardın” konuşmasını yapıyorum.
Hyde Park Grill’de aslında bir et yemeği olan Chicken Fried Steak, ben bunları eskiden nasıl yiyordum diye şaşırma, Nazlı’nın yemeğini yine beğenmeyip bizim yediklerimize göz koyması, benim yemeğimi tabii ki Nazlış’a vermem, Nazlış’ın bu tatilde bizi biraz zorlayacağına artık iyice kanaat getirmem, böyle yemeğe devam edersek Türkiye'ye yuvarlanarak dönmekten korkmaya başlamam ve sonra otele dönüş...

3 yorum:
aa burda ben de kahvaltı yaptım. houston da yaşayan bir arkadaşımı ziyaret ettiğimde beni götürmüştü..:)
bu arada allah kolaylık versin. bu cücelerin kaprisi de valla hiç çekilmiyor.
Yaa, Houston'dan Austin'e kahvaltıya mı gittiniz??? Sevmiş miydin, peki?
Yaaaa, acaba birgün ben de kızımı alıp master ve doktora için toplam 5 sene geçöirdiğim Bloomington'a gider miyim? Çok özendim bak şimdi. Ama benimki henüz 1 yaşında olduğu için o kadar uzun bir yolculuğu şimdilik düşünemiyorum bile :(
Ne iyi yapmışsınız da Nazlı'yı da götürmüşsünüz.. her türlü vızıldanmasına rağmen eminim onun da hoşuna gidiyordur.
Yorum Gönder