önemli günler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
önemli günler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.12.09

Yıldönümü

Yıldönümlerini sevmiyorum, şu an fark ettim.  Zamanın ne çabuk geçtiğini hatırlatıyor bana. 

Bugün Austin'den İstanbul'a kesin dönüş yapmak üzere dönüş yoluna geçmemin yıldönümü.  Kaçıncısı olduğu mühim değil.

Hakan doktorasını bırakmaya karar verip, 3 ay önce dönmüş, kendine iş bulmuş, oturacağımız evi ayarlamış, beni bekliyor.

Ben yeterliliğimi geçmişim, araştırma teklifimi yazıp savunmuşum, bölüm tarihinin doktorasında en hızlı ilerleyen öğrencisi ünvanını almışım, seneler sürecek bir maceranın başında olduğumu bilmeden.

Kimseden yardım isteyememe huyum neticesinde, evi tek başıma kapamaya kalkıyorum.

Eşyaların büyük bir kısmını ve arabamızı Hakan gitmeden önce satmışız.  Bu önümüzdeki 3 ay boyunca evin tek bir odasında bir yatak, bir sehpa (ki aynı zamanda çalışma ve yemek masam) ve bir TV ile yaşayacağım; her yere otobüsle gitmek zorunda kalacağım, otobüslerin çalışmadığı tatil günlerinde birilerinden gitmek zorunda olduğum yere beni götürmelerini rica etmek zorunda kalacağım anlamına geliyor.  Yani çok zorlu bir 3 ay.  Kapısını bir omuz darbesiyle benim bile açabileceğim Hakan'la beraber ilk yuvamız olan o apartman dairesinde, neredeyse hiç uyumadan, TV'yi ses olsun diye hiç kapatmadan bir 3 ay geçiriyorum.  Dedim ya, birinden yardım istemek benim için çok zor diye, tatil günlerinde evde oturuyor, olmadı her yere yürüyerek gidiyor, ya da 2-3 saatte bir geçen haftasonu otobüslerini yakalamaya çalışıyor, kaçırırsam saatlerce karanlık bir durakta tek başıma beklemek zorunda kalıyorum. 

Allahtan beni çoktan çözmüş olan arkadaşlarım var.  Her zaman minnet duyacağım, Kıbrıslı Sakis ve Katerina ve de Karslı M. ve karısı P.  Ben istemeden gelip beni alıyorlar, alışverişlerime yardımcı oluyorlar, halimi hatırımı soruyorlar, Hakan'nın Türkiye'ye döndüğü gün, midemde koca bir yumruk, kafamda "ne olacak şimdi" sorusu ile dolaştığım o kara gün, sırf ben ağlamayayım diye bütün gün küçük penceresiz ofisimde benimle beraber oturuyorlar. 

İşte kalan bir kaç parça eşyamı bizim sitede oturan Z.'nin evine kendi kendime taşımaya kalktığım Austin'deki o son günümde de P. ve M.'yi kapımda buluyorum.  Gelmeyin dedin ama biz geldik, diyorlar.  Karınca gibi bir bir taşıyoruz, yatağımı, elimizdeki kısıtlı imkanlara rağmen en güzeli olsun diye kılı kırk yararak seçtiğim tabaklarımı, şarap kadehlerimi, Türkiye'den getirdiğim kırmızı kahve fincanlarımı Z.'nin evine.  Benim olan artık Z.nin oluyor.  Noel olduğu için sokaklar bomboş Allahtan ki, yoksa herkes görecek yatak şiltesini nasıl da M.nin arabasının üstüne Türk usulü bağladığımızı. 

Nasıl teşekkür edeyim arkadaşlarıma bilemiyorum, onları güzel bir Noel yemeğine götürüyorum.  Noel, her yer kapalı, kimse restoranda yemek yemiyor o gün, herkes evinde ailesiyle ama biz her zaman açık olan Katz's'a gidiyoruz çünkü sahibinin hemen hergün TV'de çıkan reklamlarında dediği gibi Katz's never closes. 

O gece de hiç uyumayacağımı bildiğimden, P.nin benim için hazırladığı yatağa yatmıyorum.  Sen bana TV'nin karşısındaki kanepeyi ver diyorum, 3 aydır bu haldeyim ben.

Sonra 3 senedir biriktirdiğim herşeyi veriyorum yer hostesine, biniyorum uçağa.

Hakan, annem, babam, Hakan'ın ailesi, hepsi çok mutlu oluyorlar beni gördüklerine...

Benim aklımda ise hep aynı soru "ne olacak şimdi"?

Sonra Hakan bana yeni evimizi gösteriyor,

Sonra yeni evimize taşınıyoruz,

Sonra ben hamile olduğumu öğreniyorum,

Sonra bebeğim doğuyor,

Sonra ben hala "ne olacak şimdi" diyorum,

Sonra galiba hayatımın kontrolünü biraz kaybediyorum,

Sonra bebeğim hızla büyüyor,

Ben bir türlü kendi hayatıma dönemiyorum,

Herkes bana "eee ne olacak şimdi" diyor,

Ben de bilmiyorum ki,

Derken, bir bakıyorum bebeğim 3.5 yaşına gelmiş bile,

Ben özel bir üniversitede çalışmaya başlıyor, tez danışmanımın inanılmaz anlayışı sayesinde doktorama tekrar geri dönüyorum.

Hayatımın kontrolü yavaş yavaş benim elime geçiyor.

Derken, bugün Austin'den dönüşümün bilmem kaçıncı yılını kutluyor, onunla oyun oynayayım diye beni bekleyen kızım dizlerimin dibinde, bu yazıyı yazıyorum.

Zaman gerçekten de ne çabuk geçiyor.  Bütün bunlar hangi arada derede oldu bitti, ben bile bilemiyorum.

30.11.09

Biten bayramın ardından...

Bu sefer de acıklı oldu başlık.

Nazlı daha iyi ama tamamı ile iyileşti denemez.  Sabahtan biraz dışarı çıkalım dedik.  Hemen halsiz düştü.  Kuzum benim.  Hala öksürüyor ve burnu akıyor ama çok şükür en kötü kısmı atlattık.

Bayram istediğim gibi geçmedi netice itibarı ile.  Sağolsun kayınannem bizim için yaptığı ama onlara gidemeyince yiyemediğimiz yemeklerden getirdi geçen gün.  O zaman bayram olduğunu anladım biraz. 

Ben de fırsattan itibaren bol bol yazdım, çizdim, okudum.  Nazlı uyudukça dışarı kaçtım.  Dün de Hakanla kaçamak yaptık.  Çin yemeği ve suşi kaçamağı.  Bir de fırsat buldukça canım kocamın bana 2 hafta önce İngiltere'den getirdiği tam 10 sezon Frien.ds'lerimden seyrettim.  Hala çok seviyorum bu diziyi.  Bana üni günlerimi hatırlatıyor. 

Bugün akşama kadar hiç çalışmayacağım.  Akşam makaleme son halini vermem lazım, yarın göndereceğim zira.

Çalışırken de muhtemelen bu şarkıyı dinleyeceğim.  Üstüste... Ben daha yeni keşfettim ama 2 sene önce çıkmış.  Hakan'ın İstanbullu bünyesine ağır geldi ama ben çok sevdim.






Mor Yazma - Umut Kaya - 2008

27.11.09

Mutlu bayramlar

Yani umarım sizin bayramınız benimkinden daha mutlu olur.  Nazlış, bir türlü iyileşemiyor.  Tam birşeyi atlattı, mesala ateşi düştü diyoruz, ertesi gün korkunç bir öksürük başlıyor.  O kadar küçücük, hasta ve çaresiz görünüyor ki, ona baktıkça içim parçalanıyor.  Git pis virüs çık kızımın minicik vücudundan...

25.11.09

Olanlar ve de bitenler

Nazlış daha iyi.  Ben değilim.  Uykusuz geçen geceler, 1 Aralık'a yetişmesi gereken makale, okunması gereken onlarca sınav arasında sıkıştım kaldım.  Bugün annem geldi.  Anne bana da bak lütfen diye ağlamak istiyorum.  Ama onu yerine ağzımı açtığımda, bunları nasıl söylüyorum ben diye hayretler ettiğim kelimeler çıkıyor.  Nazlı ona hamileyken çekilmiş eski bir resmimi gösterip "anne artık neden böyle gülmüyorsun" dedi, çok koydu.

Nazlış malum hastalığa mı yakalandı sorusuna gelecek olursak, bence öyle.  Bence diyorum çünkü dün Nazlış'ı doktora götüren Hakan (benim 2 dakikalığına okula uğramam gerekiyordu) karın ağrısı var mı sorusuna, hayır demiş.  Neden, bilemiyorum. Oysa bu çocuğun cuma akşamından beri karnı ağrıyor.  Ateş sonra başladı, sonra öksürük ve dün itibarı ile şiddetli grip.  Ama tabii olay doktora bu şekilde aktarılmayınca, bambaşka yorumlamış kadıncağız.  Ben şikayetlerimi dile getirince, o zaman sen götürseydin keşke anlamında birşeyler söyledi bana.  Tabii canım, ben tam teşekküllü kameramanım.  Aynı anda çalışır, hasta bir çocuğun her isteğini saniyesine yerine getirir, 5 makina çamaşır yıkar, yemek yapar, çocuğu doktora götürür, ve daha neler yaparım.  Ama kimse görmez.  Ve fekat kendisi birgün o da saat 3'e kadar çocukla kalınca, okuldan çıktığım saniye itibarı ile bana nerede kaldın telefonu açar.  En çok da ne koyuyor biliyor musunuz, tüm bunları mesala anneme anlatınca "yazık öyle deme, o kadarını da yaptığına şükret" diyor.  Neden?  Ben çok daha fazlasını yapabilir ve de yaparken onun o kadarını da yapabildiğine şükredeceğim?  Bir sakatlığı, bir özrü mü var?  E erkek o kadar becerebilir, değil mi?  Yani milyonlarca dolarlık fonları yönetebilir ama ne bileyim mesala çırpma telinin bıçakların yanına konmayacağını akıl edemez, öyle mi? Yapın analar böyle yapın, ee erkek çamaşır ancak bu kadar asabilir, diye yetiştirin oğullarınızı.  Sonra akordeon olmuş çamaşırları karısı görüp de çıldırdığında cevap hazır olsun.  Ben erkeğim, bu kadar yapabilirim.  Şu salak yemek programında erkek yarışmacılar da diyor ya, "bir erkek olarak bence süper yemekler yaptım".  Sen bunca sene kadınları kadın oldukları için diskrimine et, e tabii sonra erkek olduğun için diskriminasyon beklemen normal.  Erkek olarak yemek yapabilme sınırların olduğunu düşünüyorsan, katılma gülüm o yarışmaya o zaman.  Ha katıldın, o zaman erkekliği askıya alacaksın.  Ama olmaz, erkeklik askıya alınır mı hiç?

Neyse, ne diyordum.  Nazlı daha iyice.  Ama ben değilim.  Tek eğlencem, dünden beri çok sayın muhalefet partilerinden en bir muhalefet olanın lideri DB'nin parti grup toplantısında, çok kıymetli bir parti üyesinin yapmış olduğu gaf ötesi hatayı savunma amacı ile yaptığı "tencere dibin kara, seninki benden kara" başlıklı konuşmasını dinlemek.  Valla çok komik.  Ben konuşmayı yazanı merak ediyorum en çok. 

Ha bir de bir sürü blogger E.vren rejiminin lanetlenebilecek sayısız icraati ve dayatması mevcutken ve herkes bunları bir güzel sineye çeker ve hatta savunurken neden kafayı bir gariban Öğretmenler Günü'ne taktı anlamadım.  Oldum olması hazetmem sonradan icat bayramlardan, yerli malı haftalarından ve benzerlerinden ama tek kusurumuz Öğretmenler Günü olsun hanımlar, beyler.  Öğretmenler Günü'nün hediye verme yarışına ve rant fırsatına ve hatta mesleğin genel olarak rant kapısına dönüşmüş olması çok acı.  Ama unutmayalım ki bir tanesi en az 40 kişiden oluşmak üzere 5-6 sınıfa derse giren, ağır işçi gibi çalışan öğretmenler (çok şükür) hala çoğunlukta.  Öğretmenler Günü evet saçma ama ne demişler, deveye neren eğri diye sormuşlar, o da nerem doğru ki demiş. 

16.10.09

Bugün


Bugün
Öğlen güzel bir yemekten sonra mağaza gezeceğim.
Ve muhtemelen kendime bir iki birşeyler alacağım.
Akşama en sevdiğim restorana gideceğiz.
Daha hiç giymediğim yeni bluzumu giyeceğim.
Nazlış uyuduktan sonra çalışmayacağım.
Melek.ler Koru.sun ve Han.ımın Çiftli-ği'ni aynı anda seyretmeye çalışacağım.
Sonra muhtemelen televizyonun karşısında uyuyakalacağım.
Daha güzel bir doğumgünü düşünemiyorum zaten.



10.6.09

Take it easy

Bugün serbest günüm.

Okuma yok (belki biraz), yazma kesin yok, sınav kağıdı görmek istemiyorum.

Bugün bizim evlilik yıldönümümüz zira.

Tez danışmanıma yazdıklarımın bir kısmı yollamış olmanın dayanılmaz hafifliği de var üzerimde.

Nazlı kuzumu da erken aldım okuldan.

İşin acı (ve güzel) tarafı şunu fark ediyorum ki, benim hayatımın geri kalanı hep böyle geçecek.

Yani herkesin dediği gibi "evet çok zor hem annelik, hem iş hem de öğrencilik" değil olayım benim.

Bugün tez, yarın makale, öbür gün belki bir kitap derken benim karmaşam hep devam edecek.

Hiçbir zaman belli bir mesai saatim olmayacak.

Haftasonu ve hafta içi arasındaki tek fark, daha uzun kahvaltılar olacak.

Tatilde bile elimde okunacak birşey, ya kulağım radyoda ya da gözüm televizyonda olacak.

Eee ben de bu işin bu tarafını seviyorum zaten.

Aman neyse, bugün serbest gün, sadece bir kaç sayfa birşeyler okurum, belki bir iki de ödev...

19.5.09

Gençlik Bayramı

Bu Gençlik Bayramı'nı ailemizin en genç üyesini misafir ederek kutladık. Dün gündüz hiç uyumayarak, tüm gün annesine yapışık gezerek, annesini aç susuz bırakarak mesai yapmış olan minik kuzu; halasının evinde arada uyanıp emmek, ıkınıp sıkınıp gaz çıkarmak, sonra kendisini tekrar tatlı uykusunun kollarına bırakmak suretiyle koskocaman bir 4 saat geçirdi. Annesi doya doya kahvaltı yaptı, kahvesini içti, sohbet etti. Nazlış bebekken, bu kadar küçükken, böylesine özgür bir 4 saatin nasıl da bulunmaz bir nimet olduğunu çok çok iyi hatırladığımdan, kuzunun annesi adına çok memnun oldum. Ve tabii kuzunun mis bebek kokusunu içime çekmek beni ayrıca mutlu etti beni. Yine gel kuzu...

11.5.09

Anneler Günü Özeti

Kızımın gül yüzüne bakarak uyanma, ona sarılıp onu koklama, sonra baba ile hediye zulası haline getirdikleri dolap rafından çıkarıp verdiği hediyeye sevinme...


Sabahtan boğazda kahvaltı (Hakan dışarıda yemek yemekten ve özellikle de kahvaltı etmekten nefret eder. Kahvaltı anlayışı ağzına bir lokma tıkıp onu çiğnemeden yutmak olan bir insan için son derece anlaşılır bir durum. Bense saatlerce oturabilirim kahvaltı sofrasında. Hakan'la evlendiğimden beri bu zevkimden biraz olsun feragat etmek zorunda kaldım. Biraz olsun diyorum çünkü o da elinden geldiğince bana ayak uydurmaya çalışıyor. O yüzden sanırım en güzel hediye bana bu kahvaltı oldu)....

Nazlış'ın parkta oynamasını seyretme (uzaktan, ayağımdaki ayakkabılar kirlenmesin diye kumlu parka giremedim. Allahım nasıl bir anneyim ben :)))

Sonra canı deniz kenarında yürümek isteyen anne ve babaya ayak uydurmasını sağlamak için Nazlış'la elim sende ve kırmızı balık kaç kaç oynayarak sahilde koşma. Emirgan'dan neredeyse Yeniköy'e kadar yürüyen Nazlış'ı çok çok tebrik etme (tabii arada babanın omzunda soluklanmadık değil).

Yeniköy'de eski iskelenin tam yanındaki, neredeyse denizin üstündeki kahvehanede kahve içme

Eve dönme ve sonra Nazlış'a sarılıp uyuma...


* Bu arada tabii Nazlış'la yaşadığımız bir milyonuncu kıyafet krizi var, bu konuda ayrıca yazmak istiyorum. Sanırım ben tahammül sınırı çok düşük bir anneyim. Bazen 4 yaşında çocukla karşılıklı inatlaşabiliyorum. Dediğim gibi bu ayrı bir yazı konusu olacak. Çalınan arabamızın bulunmama veya bulunduğunda berbat halde olma ihtimaline karşı yaptığımız oto galerisi gezisi var. Ve Hakan bana perde asarken yardım etmedi diye kopardığım gümbürtü var ki, tepkilerimi kontrol edememe konusunda çok çok kabahatli olmakla beraber, hala haklı olduğumu düşünüyorum.

Neyse artık çalışmaya başlamam lazım. Hazır ortalık sessizken ve öğrenciler beni tacize başlamamışken ne kadar çalışsam kardır (gençlik hakkındaki gözlemlerim de ayrıca bir yazı konusu olacak).

Herkese iyi haftalar...

16.2.09

Sevgililer Günü


Biliyorum bir sürü insan Sevgililer Günü'nü manasız buluyor.


Evet evet tüketim çılgınlığı...


Ama bana her zamankinden farklı şeyler yapma fırsatı çıkmış, sevgilimi bana olan aşkını ifade etme konusunda test etme fırsatı çıkmış, kaçırır mıyım?


Defalarca belirttim,


Hediye almayı da vermeyi de, ama daha ziyade vermeyi, çok severim. Birine hediye vereceğim zaman hiç üşenmem, günlerce düşünürüm, gerekirse dere tepe yol giderim ama bir şartla... Karşımdaki benim bu çabamı fark edecek ve benim gösterdiğim çabayı gösterecek. Aksi takdirde fena bozulur bunu da hiç gizleme gereği duymam.


Bu seneki Sevgililer Günü, işte bu yüzden, kocam için Sırat Köprüsü kıvamındaydı.


Yani ya köprüyü başarı ile geçecek ya daaaaaaa cezalardan ceza beğenecek.


Neden mi, e o da bende kalsın.


İtiraf etmeliyim,


Özellikle hediye konusunda kocam kendini aştı.


Beklediğim öyle pırlantalar, mücevherler değildi, şöyle üzerinde düşünülmüş, beni gerçekten tanıdığını gösterir, pahada hafif ama gönülde ağır birşeylerdi.


Ve benim eski Türk filmlerinin nasıl da müptelası olduğumu bilen kocam, defalarca seyrettiğim filmleri bile, tekrar tekrar, aynı şevk ve zevkle seyretmemi pek bir şirin bulan aşkım bana eski Türk filmlerinden hem de en sevdiklerimden bir seri almış.


O da yetmedi beni senelerdir merak ettiğim Japon restoranına yemeğe götürdü (bu arada merakım boşa çıktı. Yani neden Türkiye'deki Uzakdoğu restoranları vasatın üstüne çıkamıyor, anlamıyorum. Porsiyonlar küçüktü, sushiler ehti, balık iyiydi ama biraz sertti ve dişimin kovuğunu doldurmadı, noodle benim evde yaptıklarımdan farklı değildi. Velhasıl kelam, yemekten beklediğimi hiç bulamadım. Resmen aç kaldım. Ama emek verilmiş, o yüzden puanım: 4).


Ve tatataaaaaaam, kocam Sırat Köprüsünden geçti mi peki? Yani eğer bir haftadır tasarladığım kıyafeti, dakikalarca uğraşıp yaptığım saçımı ve makyajımı görünce, ne kadar etkilendiğini daha etkili bir şekilde ifade edebilse ve o sırada yapışmış olduğu bilgisayar ekranından gözlerini zorla ayırıp "ha, hum, mır mır" tarzı bir cümle kurmamış olsaydı, köprüden bir kuş misali uçarak geçecekti. Yine de geçti ama biraz tökezledi, diyelim.


Ay şimdi yazarken bu Sevgililer Günü muhabettinin cidden de bayık olduğuna karar verdim.


Neyse bize yeter ki bayram olsun.


Küçük meleğim Nazlım ise, hani nerede benim Sevgililer Günü hediyem dedi, Allahtan ben ona birşeyler almıştım. Bize yaptığı kalpli kurabiyeleri kendisi yedi, öğretmeninin yaptığı kartı ise bize değil Arda'ya vermeye karar verdi.


Bu arada ciddi bir disiplin sorunu yaşıyoruz kendisiyle ama öyle böyle değil. Onun yazısı da az sonra...




9.1.09

En güzel gün

Senenin en güzel günü bugün,

Nazlı kuzumun dünyaya geldiği gün...

4 sene önce.

8 Ocak 2005'te önce Almanya'dan gelen canım arkadaşım Aslı ile buluşmuş deliler gibi yemiş, sonra üstüne Hakanla deliler gibi yemiş ve sanırım aslında gelmesine daha 20 gün kadar süre olan kuzumu koca midemle sıkıştırmış, yeter ben çıkıyorum demesine neden olmuştum.

Hastaneye girişim 8 Ocak, Nazlı kuzunun doğuşu 9 Ocak öğlen vakti...

Son derece ızdıraplı, uzun bir doğum süreci

Ama neticesinde kucağıma aldığımda benim olduğuna inanamadığım kadar güzel bir bebek.

Sadece bebeğim, bebeğim diyebilmişim (Hakan'ın anlatmasına göre)

Ama o sırada aklımdan geçenleri çok iyi hatırlıyorum.

Benim gibi bir zenci kırmasından böyle akça pakça bir bebek nasıl çıktı, ve üstelik kaşı ve kirpiği de yok, acaba gerçekten benim bebeğim mi???

Tüm bunları düşünürken ağzımdan sadece bebeğim, bebeğim kısmı çıkıyormuş demek ki.

Ben geçtiğimiz bu 4 sene boyunca çok değiştim, çok zorlandım, çok mutlu oldum, çok ağladım, çok kavga ettim, vazgeçtim, yeniden başladım..

Ama ne olursa olsun Nazlış'ın annesi Nihan olmayı hep çok sevdim.

Az sonra işten çıkacağım, kuzumun pastasını alacağım, mor elbiseli prenses şeklinde olan pastasını.

Onun sımsıcak, yumuşacık yanaklarını koklaya koklaya öpeceğim. Aşkım benim, sen iyi ki varsın diyeceğim ona.

Küçük, minik, yavru meleğim.

İyi ki doğdun diyeceğim...

6.1.09

Anne

İnsanın,

"Pazar gününe börek, poğaça ve mercimek köftesi yapar mısın anneciğim" deyince,

Hiç tereddüt etmeden,

"Tabii kızım"

Diye cevap veren,

Bir annesinin olması,

Ne güzel.

31.12.08

Mutlu yıllar



Herkese...

Dileklerinizin hepsi gerçek olsun.

Benim bir tek dileğim var, kocaman.

Gerçekleşmesi sadece ve sadece bana bağlı.

Sonunda kocaman da bir kutlama var.

Hadi bakalım hayırlısı.

Şimdilik sadece bu akşama odaklanmış durumdayım.

Nazlış doğduğundan beri ilk defa istediği saatte uyuyacak (ki sanıyorum bu normal uyku saatinden en fazla 2 saat daha geç olacaktır).

Nazlış doğduğundan beri ilk defa yılbaşı akşamını arkadaşlarımızla geçireceğiz (şu ana kadar hep anneanne ve babaannelerle kutladık)

Belki de sırf bu sebepten tuhaf bir şekilde heyecanlıyım...

Keşke bu heyecan bütün sene boyunca devam etse

17.10.08

Dün doğumgünümdü

DEN_Z_SEK_-APTAL__2008____l___.mp3 -

Kendime de bu şarkıyı hediye ettim.

Damardan.

Çok isterdim Nazlış'ın sofistike bir müzik zevki olsun.

Ama ben bunları dinledikçe biraz zor.

Gerçi sürekli caz, klasik müzik dinlesem ne olacak.

Sonuç böyle de olabilir.

Ben de neticede teneffüslerde koridorlarda Mozart çalınan, müzik sınavlarında Sihirli Flüt'ün karakterlerinin analizinin yaptırıldığı bir okulda okumadım mı?

8.5.08

Anneler Günü Çıkmazı


Anneler Günü'nün mümkün olduğunca geçiştirildiği bir evde büyüdüm ben. Annem, annesiz büyümüş "rüyamda bile görmedim annemi" diye üzülen bir babanın kızı olarak belki de babasının yarasını deşmemek için görmezlikten gelmeye alıştığı için Anneler Günü'nü, bizden de büyük bir kutlama beklemedi hiç.

Daha önce demiştim ya, ben özel günleri severim. Annem istemese de ben kendimi bildim bileli birşeyler yaptım Anneler Günü'nde. Annem sevindi mutlu oldu her defasında ama bizden birşey beklemediğini hep hissettirdi.

Galiba bu yüzden, o zamana kadar bir telefonla geçiştirilen Anneler Günlerinden sonra, Türkiye'de geçireceğimiz ilk Anneler Günün arifesinde Hakan'ın ailesi bizden ziyaret beklediklerini açık ve saçık ifade edince çok şaşırdım.

Birisinin, kendi annem de olsa, Anneler Gününü kutlayıp kutlamamak ve bu kutlamanın mahiyeti benim insiyatifimde olan birşey diye düşündüğümden.

Eee kayınanneye kutlama yapınca asıl anneye kutlama olmazsa olmaz deyince, benim "türbe ziyareti" adını verdiğim bir sistem çıktı ortaya. Günün bir yarısı bir anneyi, diğer yarısında şehrin karşı tarafına geçip diğer anneyi kutlamaktan ibaret olan.

Nazlış doğana kadar, çok da mutlu olmamakla beraber, türbe ziyaretleri beni çok rahatsız etmedi.

Ama kızım doğunca, ben anne oldum. Anne olan ben oldum.

Kendi hayatımı durdurdum kızım için. Her anne dediğinde, yanında ben olayım istedim, başka birşeyler kızımla olan zamanımızdan çalmasın istedim. Anneliği bence en doğru şekilde yaşamaya çalıştım.

Ödül mü bekledim sonunda? Tebrikler mi yağsın istedim.

Yo hayır.

Ben seçtim bu yolu, kimsenin beni takdir etmesini de beklemedim ama...

Sene de bir gün de olsa, kendi kendime de olsa, kendi anneliğimi kutlamak istedim.

İstiyorum.

Çok mu???

Şımartılayım, yeryüzündeki tek anne, en iyi anne benmişim gibi hissedeyim istedim. İstiyorum.

Çok mu???

Senede sadece bir güncük.

Bu iş için en uygun gün olan Anneler Günü'nü seçtim kendime, Nihan'ın Anneliğini Kutlama Günü ilan ettim.

İşte bu yüzden sevgili dostlar, ben Anneler Gününde türbe ziyareti istemiyorum.

Başka hiç kimseyi kutlamak istemiyorum.

İs-te-mi-yo-rum.

Herşey benim etrafımda dönsün istiyorum.

Bencilik yapmak istiyorum.

İs-ti-yo-rum.

Çok mu şey istiyorum???

23.4.08

23 Nisan kutlu olsuuuuuuun...




Bizim çocukluğumuzun 23 Nisan'ları farklıydı.

'80 İhtilali'nin hemen sonrasında ilkokula gittim ben.

Askeri zihniyet, askeri düzen her yere sinmişti.

Daha bir karanlık, daha siyah beyazdı herşey.

Güya çocuk bayramı olan 23 Nisan'lar da aynı böyle kutlanırdı.

Allahtan TRT'nin Çocuk Şenliği vardı.

Ne zamandır seyretmiyorum, kim bilir belki o zamanki Çocuk Şenlikleri de şimdikilere göre daha renksizdi.

Ama artık daha farklı kutlanıyor 23 Nisan.

Çocuk neşesi, çocuk enerjisi her yere bulaşmış durumda.

Bana da...

Nazlış'a bir aydır anlatıyorum Çocuk Bayramı'nı.

Geçen haftasonundan beri de kutluyoruz bayramı.

Görüntüler kutlamalardan.

Herşey Nazlı için.

Ama ben de çok eğleniyorum.

Çocuk Bayramımız kutlu olsun.

14.2.08

Sevgililer Günü

Özel günler önemlidir benim için.

Doğumgünleri, anneler/babalar günleri, yıldönümleri...

Hiçbirini atlamam, her defasında ayrı özen gösteririm, karşımdakini gerçekten mutlu etmeye çalışırım. Hediyesine, kutlamasına ayrı ayrı kafa yorarım.

Sevgililer Günü de, her ne kadar her yerin kalp kalp olmasından, çiçekçilerin şehvetli bakışlarla her köşeye tezgah açmasından, Anadolu Hayat'ın bile Sevgililer Günü kampanyası yapmasından haz etmesem de, benim için önemlidir.

Özen isterim, şımartılmayı beklerim, önemli olan birbirimizi hergün sevmek, sevgi sadece birgün gösterilmez de demem. O gün ben de sevgilime sevgimi göstermek için her zamankinden başka bir yol bulmaya çalışırım. Öyle pahalı hediye peşinde falan da koşmam. Mesala birgün öncesinden kendi ellerimle yaptığım kalp şeklindeki kurabiyeleri koyuveririm kahvaltıda sevgilimin tabağına.

Evlenir evlenmez doktora yapmak üzere gittiğimiz Amerika'da, bir oda bir salon, Hakan'la benim ancak sığdığımız küçücük evimizde, başım kitaplara gömülmüş ders çalışırken, değil Sevgililer Günü, o günün günlerden ne olduğunu bile hatırlamazken; başını bile kaşıyacak vakti olmayan sevgilimin okuldan koşa koşa çıkıp, kampüsün karşısındaki marketten aldığı bir paket Crunch'ı bana hediye olarak getirdiği, seni çok seviyorum deyip, sonra tekrar ders çalışmaya okula geri döndüğü Sevgililer Günü benim için en özel Sevgililer Günü'dür.

Ben bile unutmuşken, Sevgililer Günü'nü hatırladığı için; dersler, yeni bir ülke, yeni bir hayat, yeni bir ev derken çok bunalmış olan beni gerçekten mutlu etmek istediği için; vakitsizlikten vakit yaratıp, benim en sevdiğim çikolatayı hatırlayıp, bana getirdiği için.

Ondan sonraki Sevgililer Günleri de hep çok özel ve güzel oldular ama hiçbiri 6 sene önceki bu Sevgililer Günü gibi içten, sıcak, beklenmedik ve tam hayal ettiğim gibi olmadı.

Ben de bu Sevgililer Günü'nü, öncelikle tabii ki canım sevgilim kocama ama özellikle, bana bugün gerçekten ne kadar sevildiğimi gerçekten hissettiren, sırf dün gece birkaç saat ona sarılarak uyudum diye sabah kalktığından beri bana aşık aşık bakan, sürekli "anneciğim nasıl uyuduk beraber" diye bana sarılan, hayatımın en anlamlı en büyük aşkı kızıma hediye ediyorum.

Allah hayatından sevgiyi hiç eksik etmesin minik kuzum...

19.10.07

Ondan, bundan ve de şundan


Size iyi geldiğini düşündüğünüz, uzakta da olsa, hayatınızda olmasından mutluk duyduğunuz arkadaşlarınız var mıdır sizin? Özlem'ciğim, Baking Fairy'ciğim işte tam da böyle bir arkadaştır.


Etrafa pozitif enerji saçar, siz saatlerce mızır mızır mızırdansanız da, sizi hep gülümseyerek dinler, dinlemekle de kalmaz, size yürekten ve hatta canı gönülden cevap verir. Üstüne üstlük cesurdur. Ben şehrin bir yakasından diğer yakasına geçmek için bile dakikalarca düşünüp, her ihtimali gözden geçirip, ince eleyip sık dokumanın derdindeyken o gidip Costa Rica'da Organico adında, bence eşi benzeri çok az bulunur bir kafe açmıştır. Yanında birazcık da dursanız, pozitif enerjisinin size de bulaşmasına engel olamazsınız.


İşte bu canım arkadaşım Özlem'ciğim bir süredir İstanbul'da idi. Benim koşuşturmalarım, onun seyahatleri derken, nihayet çarşamba günü buluşabildik. Saatlerce konuştuk, her konudan ama her konudan. Ve Özlem bana yine çok iyi geldi.


Tabii, son zamanlarda bana çok iyi gelenler arasında, kocam, sevgilim, canım hayat arkadaşım Hakan'ın benim için organize ettiği doğumgününü saymazsam olmaz. Doğumgünü derken kısa bir kutlamayı kast etmiyorum. Hakan cidden koca bir günü organize etmişti benim için. Sırf o gün için, işten izin almıştı ki, Hakan'ı tanıyanlar, bunun onun açısından ne büyük bir fedakarlık olduğunu bilirler. İzin almış olması bile benim için en pahalı hediyeden bile daha kıymetli idi ki, Hakan bunun üzerine ilave olarak tüm gün boyunca benim bir dediğimi iki etmedi. Beyoğlu dedim, Ara Cafe dedim, Nişantaşı dedim, dedim de dedim, Hakan ise hiçbirine itiraz etmeden, benimle her yere geldi; ben o pasaj senin bu vitrin benim gezerken bile, yüzüne o ayakkabısı sıkıyormuş da canı çok acıyormuş ifadesini takmamaya gayret etti. Kocamla başbaşa geçirdiğim bu gün de bana çok iyi geldi.


Kuzum Nazlım ise, her zaman olduğu gibi, bir adet üstü çikolata kaplı kestane şekeri kıvamında. Hayatındaki en büyük derdi ise, yeni aldığımız şarj edilebilen elektrikli gırgır, yani onun deyimiyle dıydıy. Sürekli yanıma gelip "şakın bi daha dıydıyı çalıştıyma" ya da "şana kaç keye dıydıyı hızlı çalıştıyma dedim" diyor. Dırdırın çıkardığı sesten çok korkuyor kuzum. Ama sadece dırdırın çıkardığı sesten değil, elektrikli süpürge, mutfak robotu, saç kurutma makinası, matkap (Nazlı'nın dilinde makkat), mikser, blendır (Nazlıcası lilendıy), aklınıza ne gelirse çalıştığı anda bir kaçışı var ki, güleyim mi, ağlayım mı bilemiyorum. Bir de kuzucuk, bu korkularıyla kendi çapında baş etmeğe çalışıyor. En son, dırdırla arkadaş belki olurum da beni korkutmaktan vazgeçer umuduyla sanırım, kendisinin boş boş kemirmekten çok hoşlandığı dondurma külahından kopardığı parçaları, dırdırın önüne dizdi. Bana da "anne dıydıy acıkmış, ona mama veydim" dedi.


Son haberler işte böyle...


Bu arada biliyorum artık çok popüler bir konu değil ama yukarıdaki ineği İstanbul Cowparade'in en başarılı ineği seçtiğimi ilan etmek isterim. Adı paparazzi inek, yeri Nişantaşı'ndaki Beymen Brasserrie'nin karşısındaki elektirk direğinin arkası. Ha bir de Reasürans Çarşısı'nın girişindeki labtoplı, kahveli, kokoş mu kokoş Nişantaşı kadını inek var ki bence birinciliği paparazzi inekle paylaşıyor ama ne yazık ki resmini çekemedim.

16.10.07

32 yaş

Annemin benim yaşlarımdaki halini çok iyi hatırlıyorum.

Uzun dalga dalga simsiyah saçları, kıpkırmızı ojeli uzun tırnakları, dudağından asla eksik etmediği kırmızı ruju, benim şu an bile giymeye cesaret edemeyeceğim yükseklikteki topuklu muhteşem ayakkabıları ile annem benim için pırıl pırıl parlayan bir yıldızdı.

Hayattaki en büyük dileğim saçlarımın onunkiler kadar uzaması, ayaklarımın onun ayakkabılarını giyebilecek kadar büyümesi idi.

Her fırsatta annemin kırmızı rujunu sürer, tırnaklarımı kıpkırmızı boyardım.

Annem bir yere giderken takıp takıştırdı mı, ipin ucuna geçirilmiş kırık dökük bir kolye ucu da olsa, ben de birşeyler takmadan asla sokağa çıkmazdım.

Babam anneme hediye mi aldı, bana da birşeyler almadıysa, kendimi oradan oraya atar, bağıra çağıra ağlar; beni mülayim, sessiz sakin bir çocuk olarak tanıyan herkesi dehşete düşürürdüm.

Ben kızımdan biraz daha büyük, annem benim şu andaki yaşımdayken, anneme hayrandım. Hayran olmanın ötesinde, ben kızımdan biraz büyük, annem benim şu andaki yaşımdayken, hayattaki tek isteğim annem gibi olmaktı.
Oysa hayatımın o rüya yılları geçip de, okulla beraber hayatın gerçekleri ile yavaş yavaş ve birer birer karşılaşmaya başladığım andan itibaren annemden en çok duyduğum cümle şu oldu "aman kızım benim gibi olma".

Neden kendisi gibi olmamı istemezdi annem? Binbir güçlükle okuyup sahip olduğu, ancak 5 sene yapabildiği çok sevdiği işinden bana bakabilecek kimseyi bulamadığından ayrılmak zorunda kaldığı için. Ben okula başlayıp, kardeşim de "ele avuca iyice geldikten sonra" tekrar işe dönmeye niyetlendiğinde, kardeşimi anaokuluna göndermeğe kıyamadığı için. Bizim tok olmamız, sağlıklı olmamız, babamın işe temiz pak gitmesi, eve geldiğinde evi temiz, yemeğini sıcak bulmasının zamanla hayatının tek gayesi haline gelmiş olmasından. Ben ve kardeşim kendi hayatlarımızı kurup da kendi yolumuza gittikten, artık babamla paylaşabileceği pek birşey kalmadığını fark ettikten sonra, sudan çıkmış balığa döndüğü için.

Annem, benim ileride kendini sadece çocuklarına, kocasına, evine adamış bir kadın olmamı istemediğinden "aman kızım sakın benim gibi olma" dedi bana hep. İstedi ki, ben birgün o ya da bu sebepten dolayı kendi başıma kalırsam, elimde sadece bana ait bir hayatım olsun. Çocuğumdan, evimden, kocamdan bağımsız olan...

Bugün, 32 yaşımı bitirdiğim bugün, dönüp de hayatıma bakınca hangi noktada olduğuma karar veremiyorum. Annem gibi mi oldum? Birgün, hayat bu, olur da şu anki yaşantım, allak bullak olursa, elimde ne kalacak?

Zor sorular bunlar, daha fazla deşmek istemediğim ince konular. Orta yaş krizi yaşıyorum belki de, o yüzden doğumgünümde, pasta yiyip sevdiklerime sarılmak yerine, kafamda binbir tane soru dönüp duruyor.

Farkındayım, ben de şu an kuzumun parlayan yıldızıyım. Galiba en iyisi, çok uzun sürmeyecek bu dönemin tadını çıkarmaya bakmak.

Doğumgünüm kutlu olsun...
Resim notu: Resim annemin üniversite yıllarından. Ne yazık ki benim yaşlarımdaki halinin bir resmini bulamadım. Annem sağdaki uzun saçlı olan...






15.10.07

Dedemin ruhuna...

Hiç düşündünüz mü, neden ölmüş yakınlarımızın arkasından helva kavururuz?

Ben hep çok anlamsız buldum bu adeti, helva tatlı, ölüm acı ya, ondan galiba.

Ama sonra ailesindeki herhangi birinin her ölüm yıldönümünde, azimle, sabırla helva kavuran kayınvalidemi tanıdım.

Bugün canım dedemin ölüm yıldönümü.


15 sene oldu öteki dünyaya göçeli.


Ben de kayınvalidemi örnek alıp dedemin ruhuna helva kavurayım dedim.


Helva kavurmak zahmetli iş, uzun sürüyor.

Helvayı kavururken daldım gittim. Aklımda dedem.

Onunla oynadığımız evcilik oyunlarını, onun benim komşum Ahmet Bey olmasını, karşılıklı çimen yeşili en plastiğinden oyuncak fincanlarımdan kahve içerken ya benim boya kalemlerimden bozma, ya da dedemin saatli marif takvimden sarma sigaralarımızı tüttürmemizi düşündüm.

Ben biraz büyüdükten sonra anakonusu benim arkadaşlarım olan, uzun sohbetlerimizi hatırladım.

Sonra eski yazı okuyup yazabildiği için Arapça bildiğine kanaat getirip; "dede siz eskiden Arapça konuşuyordunuz değil mi" diye her soruşumda "ayvaaaaaaa" diye cevap verişini; "dede Yunanlılar Eskişehir'i nasıl işgal etti" diye her soruşumda bana sabırla az buçuk olan savaş anılarını anlatmasını; hergün en az beş kere önüne uzattığım boş kağıda, eski harflerle Nihan yazmasını; üniversiteden mezun olduğu günden itibaren, "öğretmen çıkan" anneme-işinden istifa ettikten sonra bile-"Meral Hocanım" diye hitap etmesini; bana "Nihan" değil, "Nehan" dediği için adımı aslında doğru telaffuz eden yegane kişi olmasını; anneme, o daha küçük bir kızken "ağabeyin nasılsa kendini kurtarır ama sen kızsın, senin işin zor, seni ceketimi satmak zorunda da kalsam okutacağım" demesini; üvey anne zulmünden orta 2'ye kadar okuyabilmiş olmasına rağmen bitmez tükenmez öğrenme aşkını, annemle beraber Almanca, dayımla beraber İngilizce öğrenmeye çalışmasını; elinden hiç düşürmediği kitaplarını; aileye doğan her bebeği Kuran-ı Kerim'in arkasına kaydetmesini, hepsinin adını kulaklarına ezan okuyarak koymasını; kırklı bebekken Mekke'ye gittiğinden kendisine "Hacı Ahmet" diye hitap edenlere kızmasını; bana sanırım ben Nazlı'dan çok da büyük değilken söylediği "atlara, atlara, biz binelim atlara" şarkısını...

Ve uzun zamandır aklıma gelmeyen daha neleri neleri düşündüm.

Anladım ki, insanın göçüp giden sevdiklerini anması, onlarla paylaştıklarını hatırlaması için helva kavurması lazım.

Dedemin ruhuna kavurduğum helva asıl benim ruhuma çok iyi geldi.

Çok sevgili komşum Ahmet Bey, nur içinde yatın olur mu?