Nazlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.10.10

Evden hastalık manzaraları

Annenin dakikalar süren öksürük nöbetleri,

Yavrunun ara ara inip sonra yeniden çıkan ateşi,

Bir yanda yıkanan sepet sepet çamaşır,

Bir yanda tercüme yetiştirmeye çalışan anne,

Bir yanda bebekleriyle konuşan yavru.

Ev dandini.

Ne yemek yapsam bilemiyorum.

Sanırım benim yavru olmaya ihtiyacım var şu an.

7.10.10

İşte hayat böyle devam ediyor

Bir iş buldum kendime, evimden uzaklaşmadan yapabileceğim.  Battaniyenin altında, televizyon karşısında çalışıyorum şu an.  Hem de okumalı yazmalı bir iş. 

Her sabah Nazlı kuzumu okuluna götürebiliyorum, şehrin diğer tarafına, her öğleden sonra da ben alıyorum.  Kuzum saatlerce servise hapsolmuyor. 

Yok akademik kariyerden vazgeçmedim, çok hırslıymışım da o yüzdenmiş, öyle miymiş?

Nazlım bir bal kuzu oldu çıktı.  Arkadaşım, canım, gülüm bir tanem. 

Anneliğimi çok sorguladım bir ara, bir  ara hiç memnun olmadım annelik yapış şeklimden, geçti gitti.

İşte hayat böyle devam ediyor.

Ve son olarak, aşağıdaki yazıma yorum bırakan herkese canı gönülden kocaman bir teşekkür.

Bu desteğin anlamını nasıl anlatsam, çok ihtiyacım vardı.  Çok ama çok teşekkür ederim. 

26.8.10

Bugün

Gitmesin gözlerinden pırıl pırıl arzular/Eksilmesin yüzünden o tebessüm o bahar/Tanrı seni korusun kem gözlerden saklasın/ Ağartmasın saçını geçen o zalim yıllar/ Tuttuğun altın olsun gönlün neşeyle dolsun/Kader hep gülsün sana mutluluk gölgen olsun/Layıksın övülmeye layıksın sevilmeye/Seni üzüp ağlatan hasret kalsın gülmeye

Babam söylerdi bana bu şarkıyı.  Şarkının söz yazarı bu sözleri kızı için yazmış derdi.  Bugün Nazlış kahkahalarla gülerken aklıma geliverdi. 

Nazlım hiç hayal kırıklığına uğramasın, olur mu?

1.6.10

Falan filan

Bu cumartesi Nazlış'ın kulaklarını deldirdik.  Kendisi istedi.

Beni taklit etme isteği had safhada.  Ben küpe takıyorsam küpe, kolye takıyorsam kolye.  Kendine tıpkı benimkiler gibi pırıltılı minik küpeler seçti.  Annem küpeyi hergün deliğin içinde döndür ki, yara olup yapışmasın dedi.  Küpelerden biri rahat dönüyor ama biri sanki dönmüyor gibi.  Zaten ne zaman dokunsam o kulağa Nazlış da feryat figan oluyor.  Panik olayım mı?
 -----------------------------------------------------------------------------------------------------------

Dün sabah çok yorgunum diye ağladım.  Bu sabah ağlamadım ama hala çok yorgunum.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yaz geldi, benim moral diplerde.  Yaz geldi diye sevinenleri anlamıyorum.  Bu sıcağı kim sever ki?  Sıcak güzel olsa Allah ceza diye cehennemi vermezdi değil mi?  Var mı şöyle püfür püfür sonbahar gibisi...
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Austin'de olduğumu hayal ediyorum sürekli.  Mozart'ta göl kenarında kahve içip, scone yediğimi.  Yaban mersinli hem de.  Ama artık hem kafein yasak hem de şeker, beyaz un vs.  Ama pazar akşamı bir dilim tiramisu ve nedense bir dilim baklava yedim.  Baklava hiç sevmem ama bu ev baklavasıydı ve tadı hala damağımda.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Günde herhalde bir kilo kiraz yiyorumdur.  Çok tatlı olmayacak ama ve asla yumuşak olmayacak.  Rengi çok koyu olanlardan kaçıyorum.  Bir de deli gibi kavun.  Yanında beyaz peynire gidiyor elim ama o da yasak yahu.  Aslı ne zaman beni sabah köründe beyaz peynir kavun yerken görse, açayım mı bir ufak diye dalga geçerdi benle.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Hala hergün Vivaldi dinliyorum.  Bir de Bach, bir de Mozart ama Mozart zaten bizden biri onu ayrıca belirtmeye gerek yok.  Nereden çıktı şimdi bu sevda bilemedim.  Kreuzi'nin ruhu bu aralar benimle sanırım.  Bu arada Manga'nın şarkısını ilk duyduğum andan beri çok seviyorum.  Hakan sevmedi diye, sen zaten müzikten hiç anlamıyorsun dedim.  Ama bir zamanlar Jugend Musiziert'te sahneye çıktığını unutmuşum.  Çok geride kaldı o günler.  Zaten o zaman saçları da kıvırcıktı.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bir de Nazlı'nın okul meselesi ve ayağındaki sorun var.  Ha bir de çok özlüyor beni son zamanlarda.  Çok az vakit geçirebiliyoruz birlikte.  Ah annem sık dişini çok az kaldı.  Bunları daha sonra daha detaylı yazacağım ama...

13.5.10

Akşam Yemeği Savaşları

Ki benim işim bu...  Savaşlar neden çıkar, nasıl biter, neden uzun sürer vs. vs. gibi konularla uğraşıyorum her Allahın günü.

Ama bu savaşı bir türlü anlayamadım.  Ne sebebini, ne nasıl biterini, ne de neden bu kadar uzun sürdüğünü.

Bizim evde her akşam saat 18:30 dolaylarında çıkan savaştan bahsediyorum.

Eğer yemekte makarna veya pizza türü birşey yoksa (ki haftada bir akşam pizza akşamımız ve bir akşam da babaannede zaten yiyor diye asla ve asla makarna pişirmiyorum, pişirirsem de sebzeli yapıyorum) her akşam ama her akşam yemek saati savaş şeklinde geçiyor.

"Ben fasulye yemem "(oysa en sevdiği yemek)

"Tavuk sert/kuru olmuş" (ben kendimi eleştirmek için söylüyorum bunu ve Nazlı'ya arayıp da bulamadığı bahaneyi hop kendi ağzımla sunuyorum)

"Yine mi dolma" (oysa zamansızlıktan kırk yılda bir yapıyorum)

"Çorbanın içindeki sebzeleri çok kocaman doğramışsın" (yok ya)

"Bu yemek çok acı" (evet ben biraz baharatlı yaparım yemekleri ama bu sefer içinde karabiber bile yok ki kendisi de mantısının üzerine pulbiber boca etmekten hoşlanan bir arkadaşımız)

Ve ben kendimi tıpkı annem gibi "burası Abdullah Efendi'nin aşevi değil küçükhanım" diye bağırırken buluyorum her defasında.

Ne söz vermiştim kendime, annemin hatalarını tekrar etmeyecek miydim?

Hep sabırlı mı olacaktım?

Hani nerede?

Ha bu arada merak edecek olursanız, Nazlı, maşallah diyeyim, iştahı son derece yerinde bir çocuk olup, okulda önüne ne konursa yemekte, bu işkenceyi sadece bana yapmaktadır.

Ama nedendir, niçindir, ben sebebini bulamadım.

Bilen, anlayan, beri gelsin.

7.5.10

Spor Testivali

Aşk yaşıyoruz kızımla.

Annecim seni çok seviyorum diye bağırdı bugün bana balkondan aşağıya.

Kart yapmış, Anneler Günü için, kalpler çizmiş, saçlarım da dikdörtgenler prizması şeklinde.  Siyah ya annecim saçların, en kara boyayla boyadım o yüzden dedi.

Akşamları uyumadan önce, göbüşünü açıp, annecim pup yapar mısın diyor.

Ben de yapıyorum, her akşam, bebekliğinden beri

6.5.10

Hayat artık

Yapılacak listemden sildiğim işlerden,

Ve o işleri sildikçe duyduğum mutluluktan ibaret.

Ama kendimi aştım söylemiş miydim?

Bir zamanlar uykular da dahil 24 saati kızına yapışık geçiren ben,

Onsuz 1 haftalığına Amerika'ya gittim.

Tam dönüş günü yaptığımın ne "korkunç" birşey olduğunu ve aslında ne "korkunç" bir anne olduğunu idrak edince, ufak çaplı bir panik atak geçirdim.

Ya kızıma dönemezsem korkusu da cabası.

Hakan kıtalar arası sakinleştirdi beni.

Şimdi onu bıraktım diye kızımda meydana gelmiş olan muhtemel psikolojik arızaları gözlemlemekle meşgulüm.

Çok merak ediyorum, acaba köyde hergün tarla çapalayan bir anne olsam da böyle kafadan bir iki tahtası eksik bir anne mi olurdum?

Anneler günü gürültü ve görüntü kirliliğinin bence en takdir edilesi çalışması olan reklamda da dediği gibi: "çok yaşa sen anne, çok yaşa sen anne" (bu arada bu şarkının orijinal versiyonunu dedeciğim söylerdi bana ben küçükken).

Ve yine Bach dinliyorum.  Bir müddet daha devam eder bu...

4.5.10

Geçen süre zarfında

Bach'ın bir dahi olduğuna karar verdim.

Kızımın benden çok daha olgun olduğunu gördüm.

Biraz daha büyüdüm.

Önemli kararlar aldım.

21.12.09

Vicdan azabı

Çekiyorum fena halde. 

Cumartesi akşamı arkadaşlarla yemeğe gittik.  Her zaman gittiğimiz bir yer ama bu sefer çok kalabalıktı, yan masayla resmen sırt sırta oturuyorduk.  Üst kata geçelim dedik, bir baktık, adamlar yasağı delmişler, bir masa fosur fosur sigara keyfinde (şikayet edeceğim bugün, kılım evet, bence bu yasak bu ülkenin şu ana kadar başına gelmiş en iyi şeylerden biri, delmem, deldirmem).  Hakan arabayı park etmeye diye gitti, yarım saatte anca geldi.  Zaten önceden de biraz sinirlerim bozuktu derken, Nazlı'nın o dar alanda paslaşmaya çalışması, kızım otur, kızım kalkmalarıma bana dişlerini göstererek karşılık vermesi, her yeter artık Nazlı demelerime "öff kes sesini" vs. gibi cevaplar vermesi iyice tepemi attırdı.  En son, oturduğundan beri elindeki puroyu yakmak için fırsat kollayan yan masa komşumuzun sandalyesini bininci kere ittirdi sanırım Nazlı, adamın ters bakışlarıyla beni muhattap ederek.  Ben de en son söylemem gerekeni ilk başta söyleyerek, Nazlış'a onu ertesi gün uzun zamandır sabırsızlıkla beklediği okulunun yılbaşı kermesine götürmeyeceğim, dedim.

Ve arkadaşlar, Nazlı'da o saniye itibarı ile ipler koptu.  Nasıl bir bağıra bağıra ağlama anlatamam.  Çığlık kıyamet, Beşiktaş Çarşı'nın içerisinde ilerlemeye çalışıyoruz.  Götüreceksin, gideceğim kermese, diye nasıl bağırıyor, resmen kendini paralıyor.  Ben de sakin kalmaya çalışarak, sus eve gidince konuşacağız diyorum, ama Nazlı zıvanadan çıktı bir kere.  Oysa sussa, ben yaptığım hatanın farkındayım, geri adım atacağım.  Ama onun inadı tuttu, benim de ondan beter damarım tuttu.  Nuh diyorum, peygamber demiyorum.  Hakan gelip, Nazlış'ı benden uzaklaştırmak isteyince bu sefer de elleme, dokunma bana, yapmayın yapmayın diye çığlık çığlığa bağırmaya başladı.  Herkes ama herkes bize bakıyor, dışarıdan çocuğu dövüyor falan gibi görünüyoruz zira, ve Nazlı'nın tepkileri de bunu doğrular yönde.  Arkadaşlarımız da ne yapacağını şaşırmış durumda.  O sırada onların 7 yaşındaki, aramızdaki görünen o ki, en aklıselim şahıs olan, oğulları gelip Nazlış'a git annenden özür dile Nazlı, o zaman seni affeder dedi.  O zaman Nazlı başladı çığlık çığlığa, özür dilerim annecim, ne olur gidelim kermese annecim, diye ağlamaya başladı.  Benimse tek düşündüğüm Nazlış'ı susturmak, kızım sus diyorum, o daha da çok bağırıyor, Hakan duruma müdahale etme çalışmaları benim tarafımdan geri püsküldüğü için sonuçsuz kaldı.  Çarşı'dan Beşiktaş Meydanı'na kadar Nazlı'nın annecim özür dilerim çığlıkları, benim onu susturma çabalarım, ve arada onu arabalardan falan korumak isterken kolundan çekiştirmelerim eşliğinde ilerledik.  Sonunda Hakan benim sen karışma vs. dememe kulak asmadan  kucağına aldı kuzuyu.  O zaman sustu Nazlı.  Eve gidene kadar ağladı.  Eve gidince ona odasını toplattım, kitap okumadan yatırdım, ama uykuya dalmadan önce ona sımsıkı sarıldım, onu çok ama çok sevdiğimi söyledim.  Hemen uyudu meleğim.

Cumartesiden beri kulağımda Nazlı'mın "annecim özür dilerim" çığlıkları bu olayı düşünüyorum ve düşündükçe vicdan azabım katlanıyor.  Bence, Nazlı'ya kızmakta haklıydım.  Çünkü restorandaki bana karşı davranışları kabul edilebilir türden değildi.  Bir ara hatta beni ısırdı bile.  Ama keşke daha restorandan bile çıkmadan, gerçekleştiremeyeceğim gün gibi aşikar olan bir ceza vermek yerine, eve gidinceye kadar bekleseydim.  O zaman ona yanlışını daha sakin bir şekilde anlatsaydım ve daha makul bir ceza verseydim.  Hakan deyimiyle olayları ben eskale ettirdim, doğru.  Çocukla çocuk olup, sanki ben de 5 yaşındaymışım gibi inatlaştım.  Otoritemi kötüye kullandım.  En kötüsü, o annecim özür dilerim diye ağlar ve kollarını uzatıp onu kucağıma almamı isterken, ondan sevgimi esirgedim (ağlamak üzereyim şu an).

Tabii ertesi gün cezayı hemen geri alamadım, fena halde tükürdüğümü yalamak olurdu bu.  O yüzden Nazlış'a bir daha bu şekilde davranmayacağına söz verirse onunla bir anlaşma yapabileceğimi söyledim.  O da tabii hemen tamam dedi.  Kermese gitme karşılığında bir hafta boyunca TV seyretmemeye çevirdik cezasını böylelikle.  Bu bir hafta boyunca Nazlış'ın çok sevdiği Calliou ve Flash&Dash'ten mahrum olması demek ki bence çok daha adil bir ceza oldu bu. 

Peki benim cezamı kim verecek?  Sanırım, kızıma yeteri kadar şefkat gösterememenin neticesi olan vicdan azabı da benim cezam.  Annecim özür dilerim çığıkları hala kulağımda kuzumun.  Çok istiyordu kermese gitmeyi çünkü.  Onunla aynı okula geçen ama farklı sınıflarda olduklarından hafta içi çok fazla görüşemediği en yakın arkadaşı A. ile doya doya oynamanın hayallerini kuruyordu çünkü bir haftadır.  Neyse ki bu hayallerini gerçekleştirebildi en azından.   

8.12.09

Sorular, sorular

Çok mu sert bir anneyim?  Fazla mı otoriterim?  Çok mu hoşgörüsüzüm?  Çok mu ilgisizim? Çok mu sabırsızım?  Çok mu?  Çok mu? Mu, mu, mu...

28.11.09

Bana hergün bayram

Her bayramın klasik esprisi değil mi bu?  Ama bir sürü blog bayram tatiline girmişken benim bu aktifliğim başka nasıl açıklanabilir ki?

Nazlış hasta hem de çok malumunuz.  Ben de sabahtan beri kah çalışma kah Nazlış'a çay, çorba takılıyorum.  Sabah Hakan'la üstünkörü bayramlaştık ama bu kutlama benim alışık olduğum bayramların yanından geçemez tabii.  Kurban Bayramı benim için eğer Ankara'daysak babaanne kavurması-ki kendisi asla yemek yapmasını beceremezdi ama kavurma, su böreği, bir rivayete göre baklava, lokum (bir çeşir Isparta poğaçası) ve cevizli, haşhaşlı çörek konusunda bir dehaydı, anneciğim duysa kızar, bunların hiçbirini asla babaannem gibi yapmasını beceremedi; Denizli'de isek, rahmetli E. amcamın bıçakla kesme tahtası üzerinde tıkıdı tıkıdı sesleri çıkararak kıyma yapmasını seyretmek demekti.  Bir keresinde de kurban edilen dana, kan aksın diye kapağı açılan ya foseptik ya da lağım çukuruna düşmüştü de (kesme işlemi bittikten sonra parçalanmadan önce) hayvanı kanca ile çıkarmışlar ve bence aslında mundar olmuş eti hortum ile yıkamışlardı.  Denizli'deki evin balkonundan çocuk aklımla süper eğlenceli bulduğum bu olayı seyretmiştim.  Şimdi-en azından benim yaşadığım yerde-bu tarz görüntüler tu-kaka.  Tabii oluk oluk kanlar akmasın; ayrıca kurban nedir ne değildir, ne kadar gereklidir, yoksa vahşet midir, bunlar haklı tartışma konuları ve benim de bu konularda bir iki fikrim var.  Ama konumuz şimdi bu değil.  Konumuz kızımın benim bildiğim, özlediğim bayram tantanasından uzak büyüyor olması.  Ne yapalım, öyle olsun.

Bu yazıyı yazmaya başlama sebebim bambaşka idi (dün oluyor bu).  Maruzatım odur ki, modern tıbbın nimetlerini külliyen redetme arifesinde olan ben, kızımın DG'sini tamamı ile ninem metodları ile tedavi etmeye kalktım.  Tabii şişe çekmekten ya da başka ateş yakma vs. gerektiren yöntemlerden bahsetmiyorum.  Aslında bu şişe çekme işi gerçekten çok enterasan.  Bir keresinde fena halde üşüten anneme M. Teyzem (Denizlili E. Amcamın karısı) şişe çekmişti.  Ben de seyretmiştim ve de dehşete kapılmıştım.  Hatta hayal meyal hatırlıyorum ama sanırım ne yapıyorsun anneme diye zaten hiç sevmediğim M. Teyzemin sırtına atlamıştım.  Neyse, benim bahsettiğim yöntemler tavuk suyuna çorba, zencefilli, karabiberli bal, vs. gibi yöntemler.  Masum yani.  Dün Nazlı artık öksürüktne konuşamaz, akan gözlerini açamaz hale gelince Hakan başlarım doğallıktan deyip, doktorun yazdığı reçeteyi yaptırdı.  Sonuç:  Nazlı iyileşme belirtileri gösteriyor.  Benim de içim rahat, aklım ferah, mahallemizin kahvecisine çalışmaya geldim.  İlaç karşıtlığım baki kalacak yine de.  Her başağrısına hapla koşanlardan olmayacağım.  Ama tabii bir orta yolo tutturmakta da fayda var, bunu da görmüş olduk.  Merak ediyorsanız, şu meşhur T. isimli ilaçtan vermedik Nazlı'ya.  Vermek istesek de bulamazdık, bulsak da ben aldırmazdım sanırım.  Ama bilemem. 

Artık bayram gerçekten başlayabilir mi? 

27.11.09

Mutlu bayramlar

Yani umarım sizin bayramınız benimkinden daha mutlu olur.  Nazlış, bir türlü iyileşemiyor.  Tam birşeyi atlattı, mesala ateşi düştü diyoruz, ertesi gün korkunç bir öksürük başlıyor.  O kadar küçücük, hasta ve çaresiz görünüyor ki, ona baktıkça içim parçalanıyor.  Git pis virüs çık kızımın minicik vücudundan...

25.11.09

Olanlar ve de bitenler

Nazlış daha iyi.  Ben değilim.  Uykusuz geçen geceler, 1 Aralık'a yetişmesi gereken makale, okunması gereken onlarca sınav arasında sıkıştım kaldım.  Bugün annem geldi.  Anne bana da bak lütfen diye ağlamak istiyorum.  Ama onu yerine ağzımı açtığımda, bunları nasıl söylüyorum ben diye hayretler ettiğim kelimeler çıkıyor.  Nazlı ona hamileyken çekilmiş eski bir resmimi gösterip "anne artık neden böyle gülmüyorsun" dedi, çok koydu.

Nazlış malum hastalığa mı yakalandı sorusuna gelecek olursak, bence öyle.  Bence diyorum çünkü dün Nazlış'ı doktora götüren Hakan (benim 2 dakikalığına okula uğramam gerekiyordu) karın ağrısı var mı sorusuna, hayır demiş.  Neden, bilemiyorum. Oysa bu çocuğun cuma akşamından beri karnı ağrıyor.  Ateş sonra başladı, sonra öksürük ve dün itibarı ile şiddetli grip.  Ama tabii olay doktora bu şekilde aktarılmayınca, bambaşka yorumlamış kadıncağız.  Ben şikayetlerimi dile getirince, o zaman sen götürseydin keşke anlamında birşeyler söyledi bana.  Tabii canım, ben tam teşekküllü kameramanım.  Aynı anda çalışır, hasta bir çocuğun her isteğini saniyesine yerine getirir, 5 makina çamaşır yıkar, yemek yapar, çocuğu doktora götürür, ve daha neler yaparım.  Ama kimse görmez.  Ve fekat kendisi birgün o da saat 3'e kadar çocukla kalınca, okuldan çıktığım saniye itibarı ile bana nerede kaldın telefonu açar.  En çok da ne koyuyor biliyor musunuz, tüm bunları mesala anneme anlatınca "yazık öyle deme, o kadarını da yaptığına şükret" diyor.  Neden?  Ben çok daha fazlasını yapabilir ve de yaparken onun o kadarını da yapabildiğine şükredeceğim?  Bir sakatlığı, bir özrü mü var?  E erkek o kadar becerebilir, değil mi?  Yani milyonlarca dolarlık fonları yönetebilir ama ne bileyim mesala çırpma telinin bıçakların yanına konmayacağını akıl edemez, öyle mi? Yapın analar böyle yapın, ee erkek çamaşır ancak bu kadar asabilir, diye yetiştirin oğullarınızı.  Sonra akordeon olmuş çamaşırları karısı görüp de çıldırdığında cevap hazır olsun.  Ben erkeğim, bu kadar yapabilirim.  Şu salak yemek programında erkek yarışmacılar da diyor ya, "bir erkek olarak bence süper yemekler yaptım".  Sen bunca sene kadınları kadın oldukları için diskrimine et, e tabii sonra erkek olduğun için diskriminasyon beklemen normal.  Erkek olarak yemek yapabilme sınırların olduğunu düşünüyorsan, katılma gülüm o yarışmaya o zaman.  Ha katıldın, o zaman erkekliği askıya alacaksın.  Ama olmaz, erkeklik askıya alınır mı hiç?

Neyse, ne diyordum.  Nazlı daha iyice.  Ama ben değilim.  Tek eğlencem, dünden beri çok sayın muhalefet partilerinden en bir muhalefet olanın lideri DB'nin parti grup toplantısında, çok kıymetli bir parti üyesinin yapmış olduğu gaf ötesi hatayı savunma amacı ile yaptığı "tencere dibin kara, seninki benden kara" başlıklı konuşmasını dinlemek.  Valla çok komik.  Ben konuşmayı yazanı merak ediyorum en çok. 

Ha bir de bir sürü blogger E.vren rejiminin lanetlenebilecek sayısız icraati ve dayatması mevcutken ve herkes bunları bir güzel sineye çeker ve hatta savunurken neden kafayı bir gariban Öğretmenler Günü'ne taktı anlamadım.  Oldum olması hazetmem sonradan icat bayramlardan, yerli malı haftalarından ve benzerlerinden ama tek kusurumuz Öğretmenler Günü olsun hanımlar, beyler.  Öğretmenler Günü'nün hediye verme yarışına ve rant fırsatına ve hatta mesleğin genel olarak rant kapısına dönüşmüş olması çok acı.  Ama unutmayalım ki bir tanesi en az 40 kişiden oluşmak üzere 5-6 sınıfa derse giren, ağır işçi gibi çalışan öğretmenler (çok şükür) hala çoğunlukta.  Öğretmenler Günü evet saçma ama ne demişler, deveye neren eğri diye sormuşlar, o da nerem doğru ki demiş. 

22.11.09

Talih kuşu aramızda

Böyle bir oyun vardı ben çocukken.  Daha doğrusu tekerleme.  Talih kuşu aramızda, kah orada kah burada, belki de yanımızda, Mil.li Piy.ango diye.  Şimdi düşündüm de acaba reklam cıngılı mıydı?

Neyse, günlerdir aramızda kol gezen DG (do.muz gri.bi) vesilesiyle bu tekerleme ağzımda.  Ama DG aramızda, kah orada kah burada diye.  Ve derken sanırım talih kuşu bizi buldu.  Nazlım hasta, saat altı buçukta "anne beni yatır" diye geldi ve o zamandır uyuyor.  Ateşi çok yok (Hakan hiç yok diyor ama ben biliyorum 37.5 derece kadar ateşi var.  Anneölçer ile ölçtüm).  Çok halsiz.  Zaten bütün gün öyleydi, evden çıkmak bile istemedi ki bu hiçbir zaman hayra alamet olmamıştır.  Kucağımda bilgisayarım güya çalışıyorum ama kesinlikle konsantre olamıyorum.  Yarın ola hayrola. 

7.11.09

Çok ama çok korktum

Şu an TV'de The Story of Us var.  B. Willis, M. Pfeifer.  Sanırım hayatta en sevdiğim filmler kategorisinde üst sıralarda.  B. Willis ne kadar gençmiş bu filmde.  Şimdi fark ettim de hayatta en sevdiğim film olan 12 Monkeys'in başrolünde de B. Willis var.  Acaba bir zamanlar kendisine deli gibi aşık olmanın bu durumla bir alakası olabilir mi? 

Bugün havanın güzelliğinden istifade Nazlış'ın en yakın arkadaşı ile olan olağan buluşmamızı sinema yerine parka aldık.  Şu Türkiye'nin şu aralar en popüler olan semtindeki, ünlülerin çocuklarını götürmeyi sevdikleri parka gittik.  Nasıl  kalabalıktı anlatamam.  Herkes ama herkes oradaydı.  Ünlü komedyen MAE'in karısından tutun da, aslında şehrin karşı yakasında oturduğu halde nedense çocuklarını nedense mevzu bahis meşhur parka getirmeyi tercih etmiş olan lise arkadaşıma kadar herkes oradaydı. 

Biz de Nazlış'ın arkadaşının annesi ile derin bir muhabbete daldık.  Aslında aylardan kasım olduğu gerçeğini unutturacak kadar sıcak olan havadan bunalan çocuklar gölgedeki kaydırağa geçmek istediler.  Biraz sonra biz de onların peşinden yakınlarındaki bir banka gittik.  Çocuklara da, biz buradayız diye seslendik.  Duydular bizi sandık.  Arada göz ucu ile Nazlı'ı kontrol ediyorum ama sanırım sohbet daha ağır bastı, bir ara iyice konuşmaya daldık.  Sonra bir baktım ki çocuklar kaydırağın orada yok.  Hemen öteki kaydırağa koştuk Nazlış'ın arkadaşının annesi ile birlikte.  Ben paniğimi hissettirmemeye çalışıyorum ama iyice korkmaya başladım çünkü orada da yoklar. Çocukken en büyük korkumdu kaybolmak şimdi de en büyük korkularımdan biri çocuğumu kaybetmek.  Neden sonra Nazlış'ın arkadaşının annesi parkın kapısına doğru gitti ve bir baktık ki iki kuzu tam kapının yanındaki bankta oturmuşlar.  Arkadaşı gayet sakin, ayaklarını banktan sallandırmış ağlamakta olan Nazlış'ı teselli ediyor.  Kuzumun suratında ise bir dehşet ifadesi, beni görünce iyi makaraları koyverdi.  "Beni bırakıp gittin sandım anne" diye kucağıma atladı.  Sımsıkı sarıldım, kalbi nasıl da küt küt atıyor.  O kadar ki ben kendi göğsümde hissediyorum.  Öptüm öptüm kokladım onu.  Nereye giderim annem ben seni bırakıp, dedim, nereye giderim? 

Nasıl bu kadar dikkatsiz olabildim?  Nasıl?  Ya kuzumun paniğinden istifa etmek isteyen kötü kalpli birisi gel ben annenin nereye gittiğini biliyorum deyip, onu elinden tutup götürseydi, ya ya??? Gerçekten çok korktum, aklıma gelenin başıma gelmesinden çok ama çok korktum.

6.11.09

Sosyalleşme sancısı

Eski okulunun prensesi, öğretmeninin gözdesi, arkadaşlarının sevgilisi Nazlı kuzu, çok yoğun bir sosyalleşme sancısı çekiyor şu an.

Roller değişti, artık o sınıfın lideri, öğretmeninin minik yardımcısı değil.  Kurallar da değişti, artık sınıfta onun istediği faletleri (faaliyet) yapan yok.

Bir de bir A. çıktı başımıza.  Nazlış'a çok kızgın bakıp, onunla sürekli alay ediyormuş güya.  Geçen gün bu yüzden hüngür hüngür ağladı.  Bir yanım, git yarın okula, bul şu A.'yı, ver dersini derken; diğer yanım, daha akl-ı selim olan, Nazlış'ın durumu bir parça abarttığını, bu yeni duruma alışmakta zorlandığı için böylesine üzüldüğünü söyledi.  Seni sevmiyoruz demişler kuzuma.  Bak şunlara, yolmaz mıyım ben sizin saçınızı, başınızı? 

Bilse kuzum, bir bilse, daha hayatı boyunca kaç defa bu duruma maruz kalacak.  Bu daha ne ki?  Atmaca anne iç güdülerim onu tüm bunlardan koruyup, önüne kalkan olup, hooop diye büyümesini sağlamamı söylüyor bana.  Ama mantığım (ve nedense mantığımı hep Hakan seslendiriyor), bunları yaşamadan sağlıklı bir şekilde büyümesinin mümkün olmadığını, kendini savunmayı, kendini ifade etmeyi, yeni bir toplulukta kendini kabul ettirmeyi kendi kendisinin öğrenmesi gerektiğini söylüyor.  Bana da tüm bu olanları, içim kıpır kıpır, geçecek, geçecek bu da geçecek diyerek, uzaktan izlemek düşüyor.  Ay ne zor şey bu annelik ya.   

30.10.09

Şu anda

Akşama yemeğe gelecek misafirlere hazırlanıyorum.  Nazlış, karşı komşunun oğlu ile oynuyor.  Galiba 4 saattir.  Öğlen yemeği yemenin haricinde bir kere bile yanıma gelmedi, bir kere bile "anne ama sıkılıyoruuuuuuuuuum" diye mızırdanmadı.  Genelde yemeğe misafir gelince çıldıran ben, geçireceğimi zannettiğim cinneti geçirmedim.  İkinci çocuk için acaba artık çok mu geç???

28.10.09

Haberler, haberler, haberler ve mim


Öncelikle doğumgünümü kutlayan herkese binlerce teşekkürler. 35'e merdiveni iyice dayayıp ve hatta son basamakları tırmanmakta olduğum gerçeğinin acısını bir nebze olsun hafiflettiniz.


Nazlı okul değiştirdi sonunda. Çalışmakta olduğumun üniversitenin mensubu olduğu eğitim kuruma it bir kolejin yuvasına yazdırdık kendisini. Ve bu durum benim inançlarıma son derece ters. Bir kere Nazlış'ı anaokulundan koleje yazdırmaya zinhar karşıydım ben. Küçük olsun bizim olsun, öğretmenine her türlü kaprisi yapabileyim diye küçük bir anaokuluna yazdırmıştık zaten en başta. Hep dediğim gibi 3 yaşında İngilizce öğrenmesindense öğlen uykusundan geri kalmaması daha önemli idi benim için. Ama gelin görün ki bu sene elimizde patladı "butik anaokulu" stratejimiz. Durum her geçen gün biraz daha vahimleşmeye başlayınca (mesala okulun ortaklarından biri köpeğini getirip okulun bahçesine bağlayınca ve ben bunu yemek yapan kadının ağzından kaçırması neticesi öğrenince), artık yeter dedim. Zaten "okul çok parlak değil ama olsun, A. Öğretmen için değer" diyebileceğimiz bir durum da söz konusu değildi artık. Şimdi gittiği okul, benim ideallerime ters düşmekle beraber, evimize çok yakın, inanması zor ama eski okulundan daha ucuz ve, herşeye rağmen, herkesten çok olumlu tepkiler alan bir okul.


Çaresiz, yepyeni bir maceranın içinde bulduk kendimizi. Yeni öğretmeni şeker bir kızcağız ama asla A. Öğretmen gibi değil. Hergün 2 saat İngilizce dersi, bilgisayar dersi, satranç dersi var. İngilizce öğretmeni, evde İngilizce konuşuyor mu diye sordu bana. "Neden konuşsun ki?" diyesim geldi, yuttum. Daha kurumsal bir okula gidiyor olması içimi rahatlatıyor, yani en azından kapıda güvenlik var ve her sabah saat sekiz buçukta başlıyor okul. Ama mesala öğlen yemeği menüleri eski okuldaki kadar sebze ağırlıklı değil, hergün meyve verilmiyor. Ben tamamlamak zorundayım artık bu eksikleri. Eskiden nasılsa okulda kerevizine kadar yiyor deyip, saldım bayıra yapabiliyordum. Ya da yemekten sonra sadece bir parça çikolata yemesine ses çıkarmıyordum. Şimdi yine sebze savaşlarımız başladı. Zira okulda kereviz bile yiyen Nazlı, evde en fazla biber dolması yiyor, sebze niyetine. Of ki ne of. Neyse bunu da hallediriz nasılsa.

Son haberim ise, yemek günlüğümü tekrar yayına soktum. Artık eskisi kadar veggie bir günlük değil ama hala zihni sinir tarifler ağırlıkta (olacak sanıyorum). Adı da değişti, bannerı da. Daha çok içime sindi bu hali. İddiam yok, amacım kendi uydurmalarımı, derlemelerimi, yorumlarımı not düşmek. Bu arada meraklılarına da ulaşabilirsem, Şam'da kayısı.

Ve şimdi mim (gerçi Bahar Karları'nın listesindeki annelikgünlüğü adı ile anılan kişinin ben olduğumdan tam olarak emin olamamakla beraber, alındım bir kere üstüme, yazıyorum).

Bloguna neden bu ismi verdin?

Blogum ismi, Nazlı'yı Büyütmek. Çünkü bu blogu açarkenki amacım Nazlış'ın annesi olarak yaşadıklarımı kaydetmekti. Sadece Nazlı ile ilgili olanları değil ama kendimle ilgili olanları da.

Blogumu yazarken olmazsa olmazım

Yeşil çay, ve sessizlik. 20 kişinin gürültüsünde tez yazabiliyorum ama Hakan bana bakarken veya Nazlı yanımdaysa günlük yazamıyorum. Sanırım özelime müdahale olarak görüyorum bunu. Ki bu da çok tuhaf, zira blogumu hiç tanımadığım insanlar da okuyabiliyor.

En son aldığım garip şey?


Dur bakayım vardır kesin, en azından mutfakla alakalı. Çünkü bayılırım böyle poşet çay sıkma maşası ya da yumurtanın sarısını, beyazından ayırma zamazingosu gibi şeyler almaya. Galiba en son olarak minik bir çırpma teli almıştım ama minik derken cidden minik. Nazlı sık sık el koymaya çalışıyor kendisine. Salata soslarını karıştırırken kullanıyorum. Hayatta çatal falan kullanmıyorum bu iş için.

Şeker gibi olduğum anlar?

Bu sabah mesala. Erkenden kalktım, belim için egzersizlerimi yaptım, kendime avakado ezmeli kahvaltı hazırladım (detayları çok yakında Zeytin Şekeri'nde). Önce yeşil çayımı, sonra kahvemi acele etmeden içtim. Yavaş yavaş hazırlandım. Ev ahalisi uyandığımda en şeker halimle karşımdaydım ki bu her sabah olan birşey değil. Sonra sevdiğim arkadaşlarımla, kardeşimle, annemle uzun uzun sohbet ederek yemek yediğim anlarda, çok sevdiğim birşeyi yerken, kesinlikle alışveriş yaptığım zaman, özellikle çok sevdiğim birisine hediye alıyorsam, pek bir şeker olurum. Ha bir de akşam Nazlış uyuduktan sonra Hakan'la günün değerlendirmesini yaptığım zaman çok sevimliyimdir. Onun haricinde pek şeker bir insan sayılmam. Öğrencilerime sorun bir, benim hakkımda söyleyecekleriniz sizi korkutabilir.

Arkadaşım artık sormayın dediğim şeyler?


Tez nasıl gidiyor, doktoran ne zaman bitiyor?

Aynayı bakınca gördüğüm?

Bir küçücük kız çocuğu.

Kendini okutan blog dediğim?

Akıcı yazılan ve samimi olan her türlü blog. Blog ne tür bir blog olursa olsun, kendimle blog sahibi arasında bir ortak nokta arıyorum. Ama arada çok alakasız bloglara takıldığım da oluyor tabii. Yemek bloglarında görsellik özellikle önemli.



* Fotoğraf için Nazlış'ın A. Öğretmen'ine çok teşekkürler.

14.10.09

Hayaaaaaaaat beni neden yoruyorsun 3







Love Is A Crime - Anastacia



Evet, tahmin edildiği üzere, Nazlı öğretmeninin işten ayrılmasına çok üzülmedi.  Ben daha çok üzüldüm.  Okul eve yakın diye seçtiğimiz, daha sonra gözümüze batan bir sürü olumsuzluğa rağmen öğretmeni çok iyi diye devam etmesine karar verdiğimiz bir okuldu.  Bu sene başında önce okul uzağa taşındı, sonra öğretmen işten ayrıldı.  Sonra bir bir Nazlış'ın en sevdiği arkadaşları ayrılmaya başladı, derken, okulun maddi probleri ile daha fazla baş edemeyeceği gün gibi aşikar bir hale geldi.  Okula gelen yeni öğretmenleri, okuldan ayrılan ve yeni başlayan öğrencileri artık takip edemiyoruz.  Düzenden çok hoşlanan bir çocuk modeli olan Nazlış'ın hali ile kafası karışıyor.  Daha okuldan almadık ama biliyoruz ki bunlar sadece uzatmalar.  Okulu birkaç ay içerisinde değiştireceğiz.  Bu ise bence büyük sorun.  Bir, bilmem fark ettiniz mi, ben değişikliklere kolay adapte olamıyorum.  İki, benim için bir okulda olması gereken en birinci özellik, benim yaşam saham sınırları içinde olması ki, bu bizi aylığı 2000 liralık okullara mahkum ediyor.  Hadi bütçemize uygununu bulduk (var bir iki alternatif) Nazlış'ı dönem ortasında alacaklar mı? Hadi aldılar, Nazlış oraya alışacak mı?  Hadi alıştı, ben alışır mıyım?  Ya o hiç istemediğim çocuğu yarış atı gibi gören/çocuğum üç yaşında 5 dil konuşşsun/ata binerken bale yapsın/kışın kayağa İsviçre'ye gidelim/vatan millet Sakarya empozasyonu okullarından birine mecbur kalırsak? 

Bu düşünceler at gibi kafamda koşuştururken, iş ise pek yoğun.  Hani şu "aaay iş hayatı beni çok yordu, acaba akademisyen mi olsam" diyen şahıslara bir resmimi çekip yollamak istiyorum.  Kendimi bir elinde hulahop çevirip, ağzıyla top zıplatırken amuda kalkan Çinli akrobatlara benzetiyorum.

Bu sabah, satmışım anasını deyip, yol üzerindeki ailemizin kahvecisinden havuçlu kek ve kahve aldım kendime.  Bir de Chicago filminin müzikleri,bu filmle çok özel bir duygusal bağım var, işte sana motivasyon. 

Ve bir de Amerika gezimizin fotolarının ikinci kısmını nihayet düzenledim.  Hatta o da yetmedi pi.casa indirip, kolaj bile yaptım. 

İlk resim Disneyland resimleri, ikinci de Nazlı California Adventure'daki su parkından kendinden geçerken, üçüncü ise Manhattan Beach, Santa Monica Pier, Malibu, Universal Studios, ve Los Angeles resimlerinden seçmeler.

Not: Manhattan Beach fotolarını yüklemeyi unutmuşum, onları ekledim, bana poz veren martıya dikkat. 






7.10.09

Hayaaat beni neden yoruyorsun-2

Daha 5 olmamış bir çocuğa nasıl kötü bir haber verirsiniz?

Ona çok sevdiği, benden ve babasından (ve bir de babaannesinden) sonra içten sarıldığı tek insan olan öğretmeninin artık onun öğretmeni olamayacağını nasıl söylersiniz?

Biz büyüklere mantıklı gelen her açıklama, onun için herhangi bir önem taşımayacaktır.

Onun için tek önemli olan şey, yarından itibaren kapıyı ona yarı adaşı öğretmeninin açmayacağı olacaktır.

Hayatının bu ilk ayrılığının üstesinden gelmek için kim bilir o minicik aklınca, her üzüldüğünde yaptığı gibi, nasıl mantıklı bahaneler bulmaya çalışacak. "Olsun anne, ben de yeni öğretmenimi çok severim" diyecek mi? Yoksa bu yeni durumu kesinlikle red mi edecek?

Of, bilmiyorum.

Akşama onu pizza yemeye götüreceğim, haberi de o zaman vereceğim.

Akşama kadar rahat yok bana.