gazete yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gazete yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.6.10

Ben eksik kalmayayım

Çok sevgili Kisd sayesinde okudum şu meşhur yazıyı, hani Sibel Arna'nın yazdığı.

Tabii ki benim de bam telime dokundu yazı.

Ama sanırım birçoklarından biraz daha farklı bir sebepten.

Yani ben dadıya üzülmedin aslına bakarsanız.  Aman da dadısı hakkında nasıl böyle şeyler yazar diye de hayıflanmadım.

Biraz katıyım sanırım ben iş güç konularında.  O dadının işi o bebeğe bakmaksa, o sırada Yunan adalarında Mavitur'da da olsa, denize girmeyi, güneşlenmeyi, çoluğunu çocuğunu düşünmemeli.  Tabii insandır, canı çeker, tabii ki aklına bunlar düşer de, düşündüklerini "ahh Sibel Hanım keşke kocam da burada olaydı" şeklinde dile getirmemeli.  Çünkü o oraya tatile değil, çalışmaya gitti.  İş yeri orası onun.  Özetle, SA'nın dadıya olan kızgınlığını anlıyorum, ha tamam bunu köşesinden bu şekilde ifşa etmesi hatadır belki, ama dadı sapla samanı karıştırmış, karıştırmış da...

Benim takıldığım nokta, şu cümle oldu: "İnanabiliyor musunuz, tatile geleli bir hafta oldu, ben hala teleme peyniriyim"...

Aramıza hoşgeldin SA, tatile gidip yanamayan, yemeğe gidip aç kalan, düğüne gidip oynayamayan, çünkü o sırada çocuğunun peşinden koşmak zorunda olan ANNElerin dünyasına hoşgeldin.

Annelik budur, hem çocuk doğurup, hem de o doğmadan önceki gibi tatil yapmayı beklersen, işte böyle şaşkın ördek yavrusuna dönersin.

Çocuk doğurduysan, bir müddet gece dışarı çıkamamayı (bir önceki yazısında bundan şikayetçi olmuştu)

Çıktıysan sadece bir kadeh şarap içmeyi (bu da bir diğer sorunuydu kendisinin)

Hergün spor yapamamayı,

Haftasonları Şevki ve karısı ile brunch yerine oyun parkına gitmeyi,

Gece 10 kere uyanmayı, göğsünde bir türlü senden ayrılmak istemeyen bir minişle yarı oturur pozisyonda uyku ve uyanıklık arasında gidip gelmeyi,

Saçını boyatamamayı,

Her yeni çıkan filmi ilk gören, her yeni kitabı ilk okuyan olamamayı

Ay tutamayacağım kendimi söyleyeceğim,

9 köyden kovulma pahasına hem de,

Kariyerini biraz askıya almayı göze alacaksın.

Böyle bir ebeveyn türü var artık ortalıkta.

Çocuk yaparım ama hayatımı onun için değiştiremem tarzı ebeveynlerden bahsediyorum.

İmkanları varsa, sana ne, diyebilirsiniz.

Ama bunun imkanla alakası yok ki.

Hatta sırf bu yüzden, yani çocukla çocuksuz gibi yaşayabilmek yüzünden imkanlarını maksimum zorlanayanları biliyorum ben.

Yazılarını ve kaleminin sivriliğini çok sevdiğim Handan'ın dediği gibi...

Bir Ayşe Arman olmak kolay değil.

İmkansa al işte imkan.

Ama hiçbir şey onu kızı ile Avrupa'yı gezmekten, onu sırtına takıp Karadeniz yaylarına tırmanmaktan, Vietnam'a kadar gitmekten alıkoyamadı.  Annelik yazıları yazarken nasıl da tüm bunları kızı ile yaptığı için zevk aldığını anlatmasına bayılırdım ben onun.  Hatta köşe yazılarında doğumdan sonra bir müddet-bazılarına göre-performans düşüklüğü yaşarken (ki bence asıl performansını o zaman sergiliyordu, her babayiğidin harcı değil, Türkiye'nin en ortalık karıştıran gazetecisiyken birden pat diye Dubai'deki Türk itfaiyesiyle röportaj yapar hale gelmek), bu durumla açık açık dalga geçebilmesini seviyordum.

Yani demek istiyorum ki, özgür hür, 21. yüzyıl kadınından anaç, sütlü, teleme peyniri anneye dönüşebilmek hiç kolay değil.  Herkes beceremez bunu.

Özetle, SA'cım, ne işi var o dadının o teknede?

Çok mu zor geldi bir hafta avuç içi kadar bebeyle başbaşa kalmak?

11.12.09

Neden ama neden?

Ben bu annelik öyle olmaz böyle olur anlayışına karşıyım arkadaşlar.  Haberiniz ola...

11.11.09

Mecburum

Bu konudan, yani açılımdan saçılımdan, bahsetmeyeceğim diye yemin ettim.  Ama bunu eklemesem olmaz.  10 dakikadır gülüyorum.   Canım ülkem, güzel ülkem.  Seviyorum seni.  Başka nerede olur böyle birşey?  Ay ilahi...

8.11.09

Bu nasıl bir başlık?

Bu, bence aslında hiç haber değeri bile taşımayan habere, bu başılığı atan insan evladını çok merak ettim.  Duygu, saygı, şefkat gibi şeylerden hiç nasibini almadığı muhakkak da acaba bu dahiyane başlığı atarken nasıl bir ruh halinde idi kendisi.  Bahsettiğinin küçücük bir çocuk olduğunun farkında mı?  Terbiyesiz insan.

28.9.09

İbret

Bir ibret hikayesi. Neresine şaşırayım bilemedim. Nasıl bir düzen bu?

Her anne-baba bunu okumalı, bunu da.

7.8.09

Dayanamadım

Tabii ki dayanamadım.

Okudum.

İyice midem bulandı. İlk eşi kumayı kabul etmemiş, mecburen boşamış onu. Vah, vah... Neredeyse üzüleceğim haline.

6.8.09

İğrenççççççççççç

İğrenç, iğrenç daha da başka ne denir ki.

Reyting meraklısı A.A'yı da kınıyorum.

Okumayacağım o adama prim, A.A'ya da reyting kazandırmayacağım.

Bugün herşeye karşıyım.

Merak

Valla sadece meraktan koyacağım bu linki.

Ya bunların hepsi mi tasarımcı anacım ya?

21.2.09

Galiba ben erkekleri asla anlayamayacağım

Neden, neden bu hale getirir insan bu kadar kıymet verdiği birşeyi?

O da bilmiyorum diyor ama...

Bir de geçen Türk filmelerinde bu konunun işlenişi takıldı aklıma.

Yok, aslında bu sürekli aklımda olan birşey.

Erkek hem düzgündür, hem dürüsttür, hem de evine canı yürekten bağlıdır; kadın ise erkeğin kıymetini bilmemektedir.

Ya zenginliğiyle onu ezmekte ya da evini, çocuklarını hiçe sayıp konken partileri senin, mağazalar benim gezmektedir.

Ama erkek yine de evine çocuklarına sadık kalmaya çalışır.

Taa ki tam hakettiği gibi bir kadın karşısına çıkana kadar.

Bu kadın tam anlamıyla kadındır, erkeğini her şekilde mutlu etmeye, kendisini ona adamaya hazırdır.

E, o zaman eş de layığını bulur ve aldatılır.

Bunu kendisi istemiştir, müstehaktır ona...

Erkek rolüne Ci.han Ü.nal'ı, fedakar ikinci kadın rolüne de T.ürkan Şo.ray'ı koyun,

Anladınız değil mi neden bahsettiğimi.

Ben bütün bir ergenlik dönemimi buna inanarak ve aldatan erkeği değil, aldatılan kadını suçlayarak geçirdim.

Yuh bana...

Öyle değil(miş) oysa.

Peki ama neden???

2.2.09

Kelimeler

Yeni haber kaynaklarımdan birinde en sevdiğim köşe işte bu.

Çok severim ben kelimelerin kökenlerini araştırmayı,

Kendisi de çok yakın bir geçmişte (eski?) eşi ile yaşadığı daha doğrusu ona yaşattığı dehşetle beni de dehşete düşürmüş bir şahıstır.

Ama nev-i şahsına münhasırdır işte.

Bilgilidir çok.

Ve ben (genelde) yazılarını çok severek okurum.

24.12.08

Konular arası trekking

Diye başlık atıyor ya H.ürriyet'in (işte ben de yaptım aramalarda çıkmamak için kelimenin arasına nokta koydum ilk defa) ilavesinde (Hakan ilave dememle çok dalga geçiyor, ne yapabilirim ben dergiye hala mecmua diyen bir annenin kızıyım) yazan şahıs, işte benim de ondan yapasım var...

- Makalem ışık hızıyla bana revizyonlar için geri döndü, oysa ben olmamış Nihan basamıyoruz demelerini tercih ederdim. Konu çok benim ilgi alanım değil, çok zorlanıyorum o yüzden, bu bir yana, bir de bu makalenin yayınlanmasının bana kazandıracaklarının makaleyi yazarken kaybettiğim vakte oranla ne kadar fazla olduğundan emin değilim. Velhasıl, motivasyonum çok düşük.

- Nazlı durup durup manasız birşeyler söyleyip sonra gülme krizine giriyor. Mesala gelip bana "anne sen bonfilesin" diyor ya da "anne, fotokopi" diyor ve sonra kahkahkah gülüyor. Muhtemelen yeni duyduğu bu kelimelerin tınısı komiğine gidiyor. Aslında eminim öyle olduğuna çünkü ben de aynı şeyi yapardım onun yaşlarındayken (evet Nazlış kadar olduğum zamanları hatırlıyorum, ben fil hafızalıyımdır ne yazık ki). Çatlaklık da genetik demek ki...

- Şu meşhuuur yarışma programı var ya, son zamanlarda herkesin bahsettiği, o yarışmaya katılanların amaçlarının yemek yapma yeteneklerini sergilemek olmadığı muhakkak. Yine de senelerdir yemek yaptığını söyleyen, hatta "ben gurmeyim" (ay en çok buna gıcık oluyorum) diye kasım kasım kasılan teyzelerin hiç biri neden Allahım neden patates püresi yaparken patatesi kabuklarını soyup ve hatta doğrayıp haşlayınca, bir de onu robottan geçirince elde edecekleri şeyin püre değil patates çorbası olduğunu bilmiyor, diye merak ediyorum. Ey ahali patates püresi yaparken patateslerinizi kabuklarıyla haşlayın, patatesleri robotta değil bir zahmet sırf püre yapmak için olan aletlerle ezin. Ha bir de schnitzel yaparken tavuk ya da et önce una sonra yumurtaya en son galeta ununa bulanır. Yuh yani bu da bilinmez mi, ya da ben herşeyi bilirim deyip bu da bilinmez mi?

-Kötü bir huyum var, sessizlikte çalışamıyorum. Ya müzik açık olacak ya da TV. Dün akşam çalışırken önce Gossip Girl sonra da Binbir Gece açıktı. Gossip Girl nasıl bu kadar meşhur oldu bana birisi açıklar mı ve dünyanın en saçma dizisi Binbir Gece olabilir mi?

- Bu şahıs beni bu yazısı ile ağlatmayı başardı, inanamıyorum (ve evet, ben ilavelerdeki köşe yazılarını okumayı seviyorum).

-Artık çalışmam lazım.

25.11.08

Anne dediğin

8.11.08

Asıl sorun ne

Hayatımda Türkiye dışında 2 tane farklı ülkede yaşadım.

İlki İngiltere, ikincisi ise Amerika idi.

Her ikisinde de ilk dikkatimi çeken şeylerden biri kamu düzeninde engellere yönelik yapılan düzenlemelerdi.

Yani, her iki ülkede de, mesala tekerlekli sandalyeye mahkum olan birisinin rahatlıkla kaldırımlarda gidebilmesi, kaldırımlardan inebilmesi, toplu taşıma araçlarını kullanabilmesi için her türlü imkan sağlanmıştı.

Tabii değil tekerlekli sandalye ile normal bir yaya olarak bile kaldırımlarda yürümenin ayrı bir beceri gerektirdiği bir ülkeden gelen birisi olarak bu durum benim hemen ilgimi çekmişti.

Her iki ülkede de okuduğum ve çalıştığım okullarda görme engelli öğrenciler için ayrı bilgisayarlar bulunması, herhangi bir engeli olan bir öğrenciye hem ders anlatırken hem de sınav yaparken ona en uygun ortamı sağlamak zorunda oluşumuz da cabasıydı.

Ama tüm bunların hepsi bir kenara,

En çok dikkatimi çeken durum,

Kendi ailemde de ileri derecede engelli bir yakınım olduğu için, bu yakınıma kendi öz ailemin nasıl da gocunulması gereken bir yara imiş gibi yaklaştığına gözlerimi bu dünyaya açtığım ilk saniyeden itibaren tanık olarak büyüdüğüm için, bu benim içimde çok büyük bir yara olduğu için...

İngiltere'de de Amerika'da da kimsenin engelinden, engelli yakınından gocunmaması, kimsenin engelini, engellisini saklama ihtiyacı hissetmiyor olması idi...

Ve bu gerçek her iki ülkede de yaşadığım sürece benim içimdeki yarayı ince ince sızlattı.

Sarah Ferguson'un gizlice çektiği görüntüler işte bizim toplumumuzdaki bu anlayışı cümle alemin gözünün önüne serdi.

Bence temel sorun ne o yurtların pisliği (ki o da üzerinde ayrıca durulması gereken başka bir kanayan yara),

Ne görüntülerin (bence de) çok da kabul edilebilir olmayan yollardan elde edilmiş olması,

Ne Türkiye'nin (sözde) AB üyeliğinin tehlikeye girmiş olması,

Ne (her ne hikmetse) bu ülkede kimsenin bir türlü görevini adam gibi yapmıyor olması,

Ne yüce devlet erkanının bu olaya gösterdiği son derece alaturka tepki,

Ne o, ne bu, ne de şu...

Temel sorun işte bu yazıda da aynen dediği gibi, bizim özürlü yakınlarımızdan utanıyor olmamız.

Onları öylesine bir atıkmış gibi bir kenara atmakta bir mahsur görmememiz.

Onları bir şekilde hayatımızdan çıkardıktan sonra dönüp ne haldeler diye sormayacak bir vicdana sahip olmamız.

Ben kendimi bildim bileli bu anlayışla için için savaşarak, kah kabullenip, kah isyan ederek yaşıyorum.

Ne güzel oldu, takke düştü kel göründü, kim neden olduysa, neden yaptıysa, ellerine sağlık.

Ama acı olan, biz hala nelerin derdindeyiz, utanmıyoruz, kendimizden korkmuyoruz, vicdanımız sızlamıyor.

Yazıktır, yazık...

7.11.08

Bu tür haberler hepimizi üzer ama bu gerçekten içimi yaktı

http://www.sabah.com.tr/haber,6CA9CAEE3E6844CD935EE62D8234BE2A.html

17.10.08

Dün doğumgünümdü

DEN_Z_SEK_-APTAL__2008____l___.mp3 -

Kendime de bu şarkıyı hediye ettim.

Damardan.

Çok isterdim Nazlış'ın sofistike bir müzik zevki olsun.

Ama ben bunları dinledikçe biraz zor.

Gerçi sürekli caz, klasik müzik dinlesem ne olacak.

Sonuç böyle de olabilir.

Ben de neticede teneffüslerde koridorlarda Mozart çalınan, müzik sınavlarında Sihirli Flüt'ün karakterlerinin analizinin yaptırıldığı bir okulda okumadım mı?

8.10.08

Soran, iyi tatiller dileyen herkese çok teşekkürler.

Tatilimiz çok güzel geçti.

Assos’a ve Sarıgerme’ye gittik. Ben hava kötü olacak diye kendimi o kadar hazırlamışım ki, mayolarımızı, havlularımızı yanıma almayı unutmuşum.

Ama hava o kadar güzeldi ki, hemen yeni mayolar alındı, denizin ve güneşin tadı çıkarıldı, güzel yemekler yenildi, Nazlı kuzumla oyunlar oynandı, hatta anne gündüzleri uyumaktan hiç hoşlanmadığı halde, sırf minik kuzunun kokusunu bol bol içine çekebilmek için kuzusuyla öğlen uykusuna bile yattı. Baba, yeter artık kıskanıyorum aşkınızı, diye isyan etti.

Ama döndüğümüzde bulduğumuz İstanbul bizi çok üzdü.

Sanki ülkece basiretimiz mi bağlandı?

Aslında bu kadarını bile yazmayacaktım ama asıl tatil haberleri ve fotoğrafları daha sonra...

Bir de tüm yaşadıklarının üstüne o küçücük çocuğun ve yakınlarının duygularını hiçe sayarak şöyle bir manşet atabilen gazeteyi, gazeteciyi ve editörü kınıyorum ve de boykot ediyorum.

Daha güzel günler dileği ile...

12.5.08

Bir tane daha

Buyrun okuyun.

Felaket habercisi değilim. Henüz çocukken, gazetede şu şu tarihte Türkiye çöl olacak diye bir haber görmüş ve dehşete kapılmıştım. Çok korkmuştum "Allahım, beni ve sevdiklerimi koru" diye dua etmiştim. Zamanla bu korkumu da o haberi de unuttum ama şimdi olanları gördükçe haberde yazanların gerçekleşmeye başladığını görüyor ve yine çocukluğumdaki gibi dehşete kapılıyorum. O zamanlar sadece kendim, kardeşim, anne ve babam için korkmuştum; şimdi küçüğümü nasıl bir gelecek bekliyor diye endişeleniyorum. Annem ikinci çocuk konusunda haklı galiba, bu dünyaya ikinci bir çocuk daha getirip onun da geleceği ile oynamamak en iyisi. Bireysel çabalar ne kadar işe yarar bilemiyorum ama elimden geleni yapmaya çalışıyorum ben. Siz de yapın, lütfen.

8.5.08

Gündem var, gündemcik var

Şu haberi okuyunca ve de geçen gün bir haber kanalında neredeyse ağlamaklı bir sesle "burayı afet bölgesi ilan edin, kuraklık çok tehlikeli boyutlara geldi, burada tarım-hayvancılık bitti, köyler boşalıyor, insanlar ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar" diye siyasilere, bürokratlara seslenen Şanlıurfa Ziraat Odası Başkanı'nı dinleyince, insan kendine sormadan edemiyor.

Bu ülkenin ne kadar ciddi sorunları var, gelecek ne kadar karanlık görünüyor, biz nelerle uğraşıyoruz.

Parti kapatılsın açılsın, 1 Mayıs nerede nasıl kutlansın, kim ne giysin...

Bunlar yapay gündemler...

Asıl sorunlar başka ve iş işten geçtikten sonra başımızda hangi parti var, kim kime ne demiş, neden demişin bir önemi kalmayacak korkarım.

Keşke artık lafla peynir gemisinin yürümeyeceğini anlasak.

Keşke herkes işini iyi yapmanın derdinde olsa.

O zaman belki bu gidişatı durdurabiliriz.

5.2.08

Ne zaman "batılı" oluruz?

Siyasi felsefeye giriş derslerinde öğrencilere sorulan ilk sorulardan biridir: siyasi bir düzende bireyin özgürlüğünü ne belirler?


Söz konusu özgürlük olunca, sanırız ki, özgürlük tüm sınırların, engellerin kaldırılmasına denktir. Bu yüzden de bu soruya pekçok öğrenci, sınırların, yasakların ne oranda kaldırılmış olduğu diye cevap verir.


Evet özgürlük, ya da hürriyet, kelime anlamıyla birşeylerden hür olmak, kurtulmak, serbestlik demektir ama siyasi bir düzende, yani birden fazla insanın bir araya gelmesiyle meydana gelen toplumsal oluşumlarda özgürlükleri sınırsızlıklar değil bizim dışımızda kalan diğer insanların özgürlükleri belirler. Ben yanımdaki insanın özgürlüğüne müdahale etmediğim ölçüde özgürümdür. Özgürlüğüm benim dışımda kalan herhangi birinin özgürlüğüne tecavüz ettiğim noktada sınırlanır. Çünkü siyasi bir düzende herkesin benim kadar özgür olma hakkı vardır. Yani, siyasi bir düzende özgürlüğü sınırsızlıklar değil, tam tersine, sınırlar belirler.


Tabii siyasi düzenden siyasi düzene değişir bu durum. Bugün Afganistan'daki klanlar da birer siyasi düzendir, Doğu Anadolu'daki aşiretler de, bizim de içinde yaşadığımız, anavatanı Avrupa olan ulus-devlet denen oluşum da. Çok açıktır ki, Afganistan'daki bir bireyin özgürlüğüyle İsveç'teki bir bireyin özgürlüğü biribirinden çok farklıdır. Afganistan'da özgürlükleri tanımlayan, belirleyen sınırlar olmadığından, gücü kim ele geçirirse kral odur. Kadınlara burka da giydirir, yabancıları da kaçırıp alıkoyar. Güç sahibi en özgürdür, özgürlüğü de hiçbir şeyle sınırlanamaz.


"Modern" siyasi düzenlerde, yani ulus-devletlerde, kimse bu kadar sınırsız özgürlüğe sahip değildir. Yukarıda da bahsettiğim gibi, herkesin özgürlüğü, siyasi gücü elinde tutanlar da buna dahil olmak üzere, diğer bireylerin özgürlüğü ile sınırlıdır. O yüzden de herkes eşit derecede özgürdür, kimse kimseden bu anlamda üstün değildir.




Ulus-devletlerde siyasi ve toplumsal idare kurallara, yasaklara dayanır. Hukuk devleti denen kavramın altında bu özgürlük anlayışı yatar. Özetle, modern, bildiğimiz, kabul ettiğimiz, bir parçası olmayı yüzyılı aşın bir süredir hayal ettiğimiz "batı medeniyeti" herşeyden ama herşeyden önce kurallara, kanunlara, başkasının haklarına/özgürlüklerine saygıya dayanır.


Batılı olmak bu demektir. Başkalarının haklarına, isteklerine saygı demektir. Kurallara uymak, onları uygulamak demektir.

Ben yaparım, olur diyememek demektir.

Bu benim en doğal hakkım diyerek, herkesin ortasında, namaz kılmaya müsait olmadığı bariz olan bir ortamda, abdest alıyorum diye ayak yıkayamamak demektir (bkz). Bunun din özgürlüğüyle, laiklikle, ya da dindar/dinsiz olmakla bir alakası olmadığını görebilmek demektir.

Tüm apartmanın arabasını park ettiği otoparkta, gönlünün çektiği yere kilit taktırıp, "bundan sonra buraya yalnızca ben araba park ederim arkadaş, var mı" diyememek demektir.

Trafiğin en cafcaflı aktığı sokağı, aslında burası benim siteme ait, diyerek kapatamamak demektir.

Bunları yapmadan önce, "peki ya başkaları" diye durup düşünmek demektir. Oldu da, başkalarını hiçe sayarak gönlünce hareket ettin, bunun kanuni sonuçlarının bilincinde olmak, bunların bir yaptırımı olacağını bilmek ve bu yaptırımların uygulanacağından şüphe duymamak demektir.

İşte biz bunu kabul ettiğimiz zaman batılı, modern, ya da siz adına ne diyorsanız ondan oluruz.

Keşke, "kızlar üniversiteye ne kılıkta girsin" konusuna harcadığımız enerjinin, mesainin onda birini, bence çok daha elzem olan, bu konuya harcayabilsek.

Bence işte o zaman "muasır medeniyet"lerin seviyesine ulaşmak için yüzyılı aşkındır yürüdüğümüz bu yolda boşa kürek çekmemiş olur, hatta belki mesafe kaydederiz.