geçmiş zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geçmiş zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.12.09

Yıldönümü

Yıldönümlerini sevmiyorum, şu an fark ettim.  Zamanın ne çabuk geçtiğini hatırlatıyor bana. 

Bugün Austin'den İstanbul'a kesin dönüş yapmak üzere dönüş yoluna geçmemin yıldönümü.  Kaçıncısı olduğu mühim değil.

Hakan doktorasını bırakmaya karar verip, 3 ay önce dönmüş, kendine iş bulmuş, oturacağımız evi ayarlamış, beni bekliyor.

Ben yeterliliğimi geçmişim, araştırma teklifimi yazıp savunmuşum, bölüm tarihinin doktorasında en hızlı ilerleyen öğrencisi ünvanını almışım, seneler sürecek bir maceranın başında olduğumu bilmeden.

Kimseden yardım isteyememe huyum neticesinde, evi tek başıma kapamaya kalkıyorum.

Eşyaların büyük bir kısmını ve arabamızı Hakan gitmeden önce satmışız.  Bu önümüzdeki 3 ay boyunca evin tek bir odasında bir yatak, bir sehpa (ki aynı zamanda çalışma ve yemek masam) ve bir TV ile yaşayacağım; her yere otobüsle gitmek zorunda kalacağım, otobüslerin çalışmadığı tatil günlerinde birilerinden gitmek zorunda olduğum yere beni götürmelerini rica etmek zorunda kalacağım anlamına geliyor.  Yani çok zorlu bir 3 ay.  Kapısını bir omuz darbesiyle benim bile açabileceğim Hakan'la beraber ilk yuvamız olan o apartman dairesinde, neredeyse hiç uyumadan, TV'yi ses olsun diye hiç kapatmadan bir 3 ay geçiriyorum.  Dedim ya, birinden yardım istemek benim için çok zor diye, tatil günlerinde evde oturuyor, olmadı her yere yürüyerek gidiyor, ya da 2-3 saatte bir geçen haftasonu otobüslerini yakalamaya çalışıyor, kaçırırsam saatlerce karanlık bir durakta tek başıma beklemek zorunda kalıyorum. 

Allahtan beni çoktan çözmüş olan arkadaşlarım var.  Her zaman minnet duyacağım, Kıbrıslı Sakis ve Katerina ve de Karslı M. ve karısı P.  Ben istemeden gelip beni alıyorlar, alışverişlerime yardımcı oluyorlar, halimi hatırımı soruyorlar, Hakan'nın Türkiye'ye döndüğü gün, midemde koca bir yumruk, kafamda "ne olacak şimdi" sorusu ile dolaştığım o kara gün, sırf ben ağlamayayım diye bütün gün küçük penceresiz ofisimde benimle beraber oturuyorlar. 

İşte kalan bir kaç parça eşyamı bizim sitede oturan Z.'nin evine kendi kendime taşımaya kalktığım Austin'deki o son günümde de P. ve M.'yi kapımda buluyorum.  Gelmeyin dedin ama biz geldik, diyorlar.  Karınca gibi bir bir taşıyoruz, yatağımı, elimizdeki kısıtlı imkanlara rağmen en güzeli olsun diye kılı kırk yararak seçtiğim tabaklarımı, şarap kadehlerimi, Türkiye'den getirdiğim kırmızı kahve fincanlarımı Z.'nin evine.  Benim olan artık Z.nin oluyor.  Noel olduğu için sokaklar bomboş Allahtan ki, yoksa herkes görecek yatak şiltesini nasıl da M.nin arabasının üstüne Türk usulü bağladığımızı. 

Nasıl teşekkür edeyim arkadaşlarıma bilemiyorum, onları güzel bir Noel yemeğine götürüyorum.  Noel, her yer kapalı, kimse restoranda yemek yemiyor o gün, herkes evinde ailesiyle ama biz her zaman açık olan Katz's'a gidiyoruz çünkü sahibinin hemen hergün TV'de çıkan reklamlarında dediği gibi Katz's never closes. 

O gece de hiç uyumayacağımı bildiğimden, P.nin benim için hazırladığı yatağa yatmıyorum.  Sen bana TV'nin karşısındaki kanepeyi ver diyorum, 3 aydır bu haldeyim ben.

Sonra 3 senedir biriktirdiğim herşeyi veriyorum yer hostesine, biniyorum uçağa.

Hakan, annem, babam, Hakan'ın ailesi, hepsi çok mutlu oluyorlar beni gördüklerine...

Benim aklımda ise hep aynı soru "ne olacak şimdi"?

Sonra Hakan bana yeni evimizi gösteriyor,

Sonra yeni evimize taşınıyoruz,

Sonra ben hamile olduğumu öğreniyorum,

Sonra bebeğim doğuyor,

Sonra ben hala "ne olacak şimdi" diyorum,

Sonra galiba hayatımın kontrolünü biraz kaybediyorum,

Sonra bebeğim hızla büyüyor,

Ben bir türlü kendi hayatıma dönemiyorum,

Herkes bana "eee ne olacak şimdi" diyor,

Ben de bilmiyorum ki,

Derken, bir bakıyorum bebeğim 3.5 yaşına gelmiş bile,

Ben özel bir üniversitede çalışmaya başlıyor, tez danışmanımın inanılmaz anlayışı sayesinde doktorama tekrar geri dönüyorum.

Hayatımın kontrolü yavaş yavaş benim elime geçiyor.

Derken, bugün Austin'den dönüşümün bilmem kaçıncı yılını kutluyor, onunla oyun oynayayım diye beni bekleyen kızım dizlerimin dibinde, bu yazıyı yazıyorum.

Zaman gerçekten de ne çabuk geçiyor.  Bütün bunlar hangi arada derede oldu bitti, ben bile bilemiyorum.

11.12.09

Çook uzun mim

Esra'cığımın davetiyle, şu ana kadar yazarken beni en çok eğlendiren mim aşağıda.  Uzundur, dikkat edin. 

1. Çocukluğumda anne-babam ve aile büyüklerimle yapmış olduğum ve beni ben yapan şeylere katkısı olan eylemler


Bir sürü var. Daha önce de bahsetmiştim, ben karman çorman bir aileden geliyorum. Yani babam Ankara’da doğmuş büyümüş ama sorsanız Ispartalıyım der. Annem Eskişehirli. Ben Ankara’da doğdum ama çocukluğumun önemli bir kısmı Denizli’de geçti ama hayatımın büyük bir kısmında İstanbul’da yaşadım vs. vs. Bu sebepten dolayıdır ki, ben çocukken çok ama çok seyahat eden bir aile idik. Denizli-Eskişehir, Denizli-Ankara, İstanbul-Denizli, İstanbul-Ankara, İstanbul-Eskişehir arasında sayısız araba yolculuğu yapmışızdır. Bu araba yolculukları asla ama asla müziksiz olmazdı. Ve dinlediğimiz müzikler de genelde hep babamın zevkini yansıtırdı. Yani TSM dinlerdik çoğunlukla. Ben daha küçücük yaşta orta halli bir assolistle yarışacak bir repartuar yapmıştım kendime bu sayede. Hala da bildiğimi bile bilmediğim şarkıları bilirim (nasıl bir cümle oldu bu?). Neyse efendim, sonra benim bu fena sayılmayacak TSM temelimin üstüne ortaokul itibarı ile klasik batı müziği eklendi. Okuduğum okulda, teneffüste koridorlar da bile çalan Germen müziği sebebi ile. Müzik derslerinde Sihirli Flüt, Hayvanların Karnavalı falan, bir de üstüne koroda geçirdiğim zaman eklenince oldum ben müzikal olarak karman çorman. Ama bu karışım ve her daim fonda (evde ve okulda) çalan müzik bende iki şeye sebebiyet verdi. Bir, müzik olmadan asla çalışamam ve iki, uzunca zaman inkar etmekle beraber, dinlediğim müzik muhakkak Türkçe sözlü olmalı ve mümkünse babamdan duyduğum müzikten birşeyler içermeli. Yani ucuz pop olmamalı, gerçek enstrumanlarla çalınmalı, bizim kendi müziğimizden tamamı ile kopuk olmamalı, ama batı enstrumanları ağırlıkta olmalı. Aslında buraya da post ettiğim şarkılarımından çok bariz bir şekilde belli oluyor babamın üzerimde bıraktığı bu etki.

Bir diğer şey ise, uzun pazar sabahı kahvaltıları. Bizim ailemizin vazgeçilmezidir. Bir sürü değişik şey yapılır, uzun uzun hepsi yenir, saatlerce sohbet edilir. Bol bol dedikodu yapılır. Evlendikten sonra buna hiç alışık olmayan Hakan’a bu alışkanlığımı empoze etmek biraz zaman aldı ama şimdi her pazarımız bu şekilde. Eğer annemlerdeysek, Hakan çaktırmadan masadan kalkıp koltukta uyukluyor (evet aşkım öyle, fark etmedim mi sandın?)

Ve bir tane daha. Ben politik olarak her daim bir fakir sahibi olmuş ve fikirlerini çok ateşli bir şekilde savunmayı seçmiş bir aileden geliyorum. Kendimi bildim bileli aile sohbetlerinin ana konularından biri siyaset olmuştur. 5 yaşında iken babama “baba biz sosyalist miyiz?” diye sormuştum, uzunca bir süre babaannemlerinin evinin duvarında asılı duran eski bir başbakanımızın resmini bir akrabamızın resmi sandım. Dolayısı ile siyasetten uzak suramayacağım çok aşikardı. Siyasetin fiilen içinde olmayı asla düşünmedim ama bilimini yapmayı, daha doğrusu yapmayı çalışmayı, bazen canıma tak dese de çok seviyorum.

Ve son. Annemle birlikte yazın hava sokağa çıkamayacak kadar sıcak olduğunda videoda (DVD oynatıcı yok daha) Türk filmi seyrederdik saatlerce. O gün bugündür Türk filmlerinin müptelasıyım. Ama 1970li yıllardan olacak, vurdulu kırdılı olmayacak, mümkünse T. Şoray-K.İnanır (T.Akan veya C. Arkın da olur); H.Koçyiğit-E.Hun (kendisini ne kadar sevdiğimi daha önce anlatmıştım) ikililerinin filmleri olacak. Bu arada yeri gelmişken, Sa.manyolu dizisine baktınız mı hiç? Nejat rolüne Ö. Deniz olur mu? 40 yaşında yahu o. Bir de saçlarını boyamışlar yaşı belli olmasın diye. Zülal rolündeki arkadaşı da hiç tutmadım. En fazla 2 haftalık daha ömür biçiyorum diziye.



2. Çocukken oynamayı en sevdiğim oyun...

Tartışmasız evcilik. Biz çocukken çok çeşit oyuncak bulunamazdı Türkiye’de. Bir dayımız vardı, annemin dayısı aslında, Almanya’da işçi olarak çalışırdı. O kardeşimle bana bir lego seti almıştı ki görünce aklımı kaçırıyorum sanmıştım. O legolarla ev yapar, minik insanlarını o evin için yatırır kaldırırdık kardeşimle birlikte. Genelde oyunun senaryosunu ben yazar, yönetmenliğini de ben yapardım. Sonra aynı dayı kardeşime bir tamir seti almıştı, gerçeği ile birebir aynı ama plastikten. Kardeşim takımın çantasını eline alır, hergün bizim sokaktan geçen tamirci amca gibi “tamircieee, muslukçuaaa, rezerveler yaparım bıdı bıdı (gerisini anlamazdık) tamircieee” diye bağırarak evin içinde dolaşırdı, ben de güya pencereden ona “tamirci, tamirci musluk bozuldu kaça yaparsın” diye seslenirdim. O da bana “5’e olur abla” derdi ve oyun böyle sürer giderdi.



3. Sokakta oynar mıydım?

Gökten taş falan yağmadığı sürece hergün. Annemin kardeşimle bana eve gelin diye bağırmaktan sesi kısılırdı. Su içmeye bile eve çıkmazdık. Suyu kapıcımızın karısı Ayşe Teyze’den isterdik (daha pet şişe icat olmamıştı). Hatta kardeşim erkek olmanın verdiği dayanılmaz hafiflikle küçük tuvalet ihtiyacını bile bahçede giderirdi (iğğğğrenç).



4. Çocukluğunuz ve ilk gençliğimle ilgili keşke farklı olsaydı dediğiniz bir durum/olay

Keşke müzik hocamı dinleseydim ve koroyu bırakmasaydım. Keşke ortaokulda da halk danslarına devam etseydim.



5. Çocukluk ve ilk gençlikle ilgili iyi ki böyle olmuş dediğiniz bir olay

Lise 2’de bir sivil toplum örgütünün organizasyonu ile Almanya’da bir gençlik kampına gidebilmek için sınava girdim. Amaç farklı kültürlerden gençlerin birbirleri ile kaynaşması. Sınavı geçtim, bize gidebileceğimiz kampların bir listesini verdiler. Çeşitli kriterler var herkes onlara göre seçim yapacak. Bense gideceğim kampı ilkokuldan beri aynı okulda okuduğum, okulun bütün kızlarının ölüp bittiği yeşil gözlü İ.’nin seçimine göre yapmaya karar verdim. Seçim yapacak herkes bir odada sırasının gelmesini bekliyor. İ.’ye sordum, ben şuraya gideceğim dedi, ben de karar verdim, sıra bana geldiğinde ben de oraya gideceğim diyeceğim. Sonra tam karşımda oturan, sürekli sınavı 2.likle kazandığını ilan eden (ben 3. olmuştum) kıvırcık saçlı, koca gülüşlü çocuğa takıldı gözüm. Rakip okuldandı ve kendisini hiç tanımıyordum. Sürekli konuşuyordu. Hafiften kıl oldum. Sen nereye gideceksin dedim nedense, bana benim aklımda olan yerden bambaşka bir yer adı söyledi. Sonra sıra bana geldi, nereye gitmek istiyorsun diye sordular. Ven hiç bilmiyorum neden, ben kıvırcık saçlı çocuğun gitmek istediği yerin adını söyledim. Çocuğu bir daha kampa gidene kadar hiç görmedim. Ama içleri gülen gözleri, kıvırcık saçları ve kocaman kahkahası aklımdaydı sürekli. Kampa gidip de o gözleri, o saçları tekrar görüp, o kocaman kahkahayı tekrar duyduğum an olur ya hep tanıdığınız, çok iyi bildiğiniz birini seneler sonra tekrar görürsünüz, işte aynen öyle hissettim. Bu olay 1991 senesinde oldu. Ben o çocukla tam 17 senedir beraberim, 8 senedir evliyim, 5 senedir bence dünyanın en şeker çocuğunun ebeveynleriyiz birlikte İyi ki 18 sene önce ben daha 16 yaşındayken, nereye gitmek istiyorsun diye sorduklarında kıvırcık saçlı çocuğun dediği kampı seçmişim, yoksa kim bilir şimdi nerelerde olurdum.



6. Varsa çocukluk dönemine dair bugünü etkileyen bir olay, anı

Bir keresinde çok kötü bir şekilde merdivenlerden yuvarlandım. O yuvarlanma anını hala çok net hatırlıyorum ki herhalde en fazla 4 yaşındaydım. Kafam kocaman şişti, o kadar çok ağladım ki, ağlamaktan bitap düşüp, uyuyakaldım. Her neyse, o gün bugün çok dik merdivenlerden inmekten, çok dik yokuşlardan inmekten ve çıkmaktan çok korkarım. Hatta bu korkum yüzünden Küçük Bebek yokuşunda, ki neredeyse 90 derecelik bir yokuştur orası, arabasını stop ettirip tekrar kaldıramayan en yakın arkadaşım A.’yı ne halin varsa gör deyip kaderiyle başbaşa bırakmışlığım vardır. A. hala bunu anlatır.



Ben de çok eğlenceli bulduğum bu oyuna aramıza yeniden dönen Deniz’i ve Ruhdağı’nı davet ediyorum.

Siz de benim kadar eğlenirsiniz soruları cevaplarken umarım.

28.11.09

Bana hergün bayram

Her bayramın klasik esprisi değil mi bu?  Ama bir sürü blog bayram tatiline girmişken benim bu aktifliğim başka nasıl açıklanabilir ki?

Nazlış hasta hem de çok malumunuz.  Ben de sabahtan beri kah çalışma kah Nazlış'a çay, çorba takılıyorum.  Sabah Hakan'la üstünkörü bayramlaştık ama bu kutlama benim alışık olduğum bayramların yanından geçemez tabii.  Kurban Bayramı benim için eğer Ankara'daysak babaanne kavurması-ki kendisi asla yemek yapmasını beceremezdi ama kavurma, su böreği, bir rivayete göre baklava, lokum (bir çeşir Isparta poğaçası) ve cevizli, haşhaşlı çörek konusunda bir dehaydı, anneciğim duysa kızar, bunların hiçbirini asla babaannem gibi yapmasını beceremedi; Denizli'de isek, rahmetli E. amcamın bıçakla kesme tahtası üzerinde tıkıdı tıkıdı sesleri çıkararak kıyma yapmasını seyretmek demekti.  Bir keresinde de kurban edilen dana, kan aksın diye kapağı açılan ya foseptik ya da lağım çukuruna düşmüştü de (kesme işlemi bittikten sonra parçalanmadan önce) hayvanı kanca ile çıkarmışlar ve bence aslında mundar olmuş eti hortum ile yıkamışlardı.  Denizli'deki evin balkonundan çocuk aklımla süper eğlenceli bulduğum bu olayı seyretmiştim.  Şimdi-en azından benim yaşadığım yerde-bu tarz görüntüler tu-kaka.  Tabii oluk oluk kanlar akmasın; ayrıca kurban nedir ne değildir, ne kadar gereklidir, yoksa vahşet midir, bunlar haklı tartışma konuları ve benim de bu konularda bir iki fikrim var.  Ama konumuz şimdi bu değil.  Konumuz kızımın benim bildiğim, özlediğim bayram tantanasından uzak büyüyor olması.  Ne yapalım, öyle olsun.

Bu yazıyı yazmaya başlama sebebim bambaşka idi (dün oluyor bu).  Maruzatım odur ki, modern tıbbın nimetlerini külliyen redetme arifesinde olan ben, kızımın DG'sini tamamı ile ninem metodları ile tedavi etmeye kalktım.  Tabii şişe çekmekten ya da başka ateş yakma vs. gerektiren yöntemlerden bahsetmiyorum.  Aslında bu şişe çekme işi gerçekten çok enterasan.  Bir keresinde fena halde üşüten anneme M. Teyzem (Denizlili E. Amcamın karısı) şişe çekmişti.  Ben de seyretmiştim ve de dehşete kapılmıştım.  Hatta hayal meyal hatırlıyorum ama sanırım ne yapıyorsun anneme diye zaten hiç sevmediğim M. Teyzemin sırtına atlamıştım.  Neyse, benim bahsettiğim yöntemler tavuk suyuna çorba, zencefilli, karabiberli bal, vs. gibi yöntemler.  Masum yani.  Dün Nazlı artık öksürüktne konuşamaz, akan gözlerini açamaz hale gelince Hakan başlarım doğallıktan deyip, doktorun yazdığı reçeteyi yaptırdı.  Sonuç:  Nazlı iyileşme belirtileri gösteriyor.  Benim de içim rahat, aklım ferah, mahallemizin kahvecisine çalışmaya geldim.  İlaç karşıtlığım baki kalacak yine de.  Her başağrısına hapla koşanlardan olmayacağım.  Ama tabii bir orta yolo tutturmakta da fayda var, bunu da görmüş olduk.  Merak ediyorsanız, şu meşhur T. isimli ilaçtan vermedik Nazlı'ya.  Vermek istesek de bulamazdık, bulsak da ben aldırmazdım sanırım.  Ama bilemem. 

Artık bayram gerçekten başlayabilir mi?