olan bitenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
olan bitenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.12.10

Verwandlung

Ne şans.


Bunca zaman sonra post yazayım diye bilgisayarın başına oturdum ama internette bir sorun var sanırım.

Blogger’a giremedim.

Başka sayfalara da.

Yoga da yapamadım.

Şu sayfadan yapıyorum yoga. İlgilenen varsa, fena değil.
Ben hatha yapıyorum artık, bunca zaman ashtanga yapıp vücudumu istemediği birşeye zorladım. Ashtanga hızlı, hatha yavaş, benim gibi. Benim yemek yemem, okumam yazmam, herşeyim yavaştır aslında, son zamanlarda hayatın akışına kaptırdım kendimi hızlandım.  Tekrar yavaşlıyorum şimdi.  Her sabah yaşasın yoga diye kalkıyorum artık. Gerçi soğukta yataktan çıkmak zor oluyor itiraf edeyim. Ama yoganın bunda suçu yok.

Sonra bir de Osho okumaya başladım.

Nasıl bir devrim bu benim kişisel tarihimde bir bilseniz.
Ben ki kendimi asla sorgulamam, kişiliğimi sorgulamam, sadece hayata bodoslama dalar, önüme çıkan herkesle, hatta kendimle bile kavga halinde yaşarım derken...
Şimdi Osho okuyorum.

Hem de sindire sindire, altını çize çize...

Ben? Bir kitabın altını çiziyorum. Yok, durun düzelteyim. Ben? İşle güçle alakalı olmayan bir kitabın altını çiziyorum.

Neyse, hayata karşı savaş baltalarımı indirdim.

İnsanları olduğu gibi kabul etmeye çalışıyorum.
Tabii ki bir anda olmuyor herşey.

Mesala daha evvelki gün, Nazlış’ın okulunun orada arabasıyla önüme geçmek üzere yolumu kesen “beyefendi”ye giriştim. Sözlerle tabii. “Bir de bağyan olacaksınız, biraz saygılı olun” cümlesi kendimi kaybetmeme yetti. Yani diyor ki, kadınlığını bil, erkeğe kafa tutma, yol aslında senin ama bırak önce ben geçeyim. Artık Allah ne verdiyse. Korkuttum ama sonunda “beyefendi”yi.

Oysa ne der Osho. Kimseyle savaşma, onların bu durumlarını delilik hali olarak kabul et. Çünkü bir insan zihnini meditasyon için kullanmıyorsa, delilik halindedir.

Meditasyondan kasıt, gerçeği ve kendini olduğu gibi algılama, gerçeği ve seni gizleyen ilüzyonlara ve arzuların yarattığı sahte mutluluklara kapılmama.

İşte benim son 10 senemin özeti.

Delilik hali.

Bu delilik halinden çıkmaya çalışıyorum şimdi.

Kocam, kızım, yediklerime ve içtiklerime bile farklı bir açıdan bakarak.

Acele etmeden.

Kendime kızmadan, kendimi cezalandırmadan.

Blogumun adını da ciddi ciddi Nihan’ı büyütmek olarak değiştirmeyi düşünüyorum.

Çünkü anladım ki Nazlı kuzumun fiziksel olarak büyümekten gayrısına ihtiyacı yok.  Hiçbir çocuğun yok.  Onlar zaten Osho'nun tarif ettiği farkındalıkla doğuyorlar.  Biz bozuyoruz onları, onlara yanıltıcı arzular ve hedefler koyarak, onların etrafına bu yanıltıcı arzu ve hedeflerden oluşan sahte bir dünya kurarak.  Bir nevi Matriks yaratarak.  Eğitim sistemi bile bunun üzerine kurulu.  Bilseniz nasıl, endişeleniyorum bu okul mevzusunda zaten.  Ama bu başka bir post konusu.

Şimdilik bu kadar.

Ev ahalisi uyandı çoktan, gün başlar...

26.10.10

Evden hastalık manzaraları

Annenin dakikalar süren öksürük nöbetleri,

Yavrunun ara ara inip sonra yeniden çıkan ateşi,

Bir yanda yıkanan sepet sepet çamaşır,

Bir yanda tercüme yetiştirmeye çalışan anne,

Bir yanda bebekleriyle konuşan yavru.

Ev dandini.

Ne yemek yapsam bilemiyorum.

Sanırım benim yavru olmaya ihtiyacım var şu an.

15.10.10

35'e 1 kala

Hayır şeker hastası değilmişim.

Ama evet hissettiklerim kan şekerimde olan ani oynamaların neticesi imiş, oynamalarsa benim porsiyon, öğün vs. gibi mefumlardan bihaber olmamla alakalı imiş.

Doktor elime bir diyet  listesi tutuşturdu.  Amaç kan şekerimin dalgalanmasına, benim de geçirdiğim fenalıklara engel olmak.  Bu arada bana löp löp yağ olarak dönmüş olan şu +3 kilonun da kendiliğinden gitmesini bekliyoruz.  Zira gün boyu yediklerim neredeyse benim bir öğünüme denk.  Bir alternatif de o löp löp yağları pıt pıt ete çevirebilirsin dedi doktor.  Günde 2 saat spor yaparak.  Yok dedim, ben hergün taksi şoföründen hallice yol yapıyorum.  Yemekti, çamaşırdı, e iyi kötü bir de işim var.  Nerede 2 saat spor yapacağım ben?  Yediklerime dikkat etmek daha kolay.  Netice itibarı 35'e 1 kala hayatımda ilk defa doktor onaylı bir diyet listem var.  Şimdi ben bunu görev bilir, psikopatça harfiyen takip ederim.  Mesala bakınız şu an bana mahalle kahvehanesinin vitrininden göz kırpan havuçlu keke sırtımı döndüm, az sonra "kuşluk" öğünümde bir adet elma (ki nefret ederim) ve yarım paket suntamsı diyet bisküvilerimi yiyeceğim (bunu tuhaf bir şekilde severim nedense).

Şu meşhur kistlerimin beslememle alakası olduğunu bu doktor da onayladı, bakalım böyle kuş porsiyonları ile iki saatte bir bebek gibi beslenince ne olacak?

Velhasıl kelam, ben yarın 35 yaşımı bitiriyorum.  36'ımdan gün almaya başlıyorum.  Uzun zamandır ihmal ettiğim cilt bakımlarıma yeniden başlasam iyi olacak. 

12.10.10

Evet kesinlikle, kişi kendinin doktorudur

Ne zaman 3 kilo fazlam var desem "aman saçmalama sen de bu kiloyu takıntı yaptın" dedi annem.

Bir de N.s. (Nazlı sonrası) gelip yapıştığı için bana bu kilo hep şu cevabı aldım şikayetimi dile getirdiklerimden "eee tabii çocuk doğurdun, lisedeki gibi olmayı bekleme".

Anlatamadım ki, bu 3 kilo benim dengemi bozuyor.

Terazi kadınıyım ben, gerek ruhen, gerek fiziksel olarak, dengemin bozulmasına gelemem.

Lisedeki gibi olmak değil derdim.

Hani olsa fena olmaz ama.

Şu meşhur beni mahveden sağlık sorunum bile bu yüzden dedim.

Ne zaman kamyoncu misali yemeyi bıraksam, düzeliyorum dedim.

Kimse inanmadı bana.

E, hadi bakalım. 

Doktor doğruladı bugün beni.

Boyunuza göre kilonuz normal ama metabolizmanız bu kiloyla çok yavaş çalışıyor, yani bunu söylemek zor ama 3 kilo vermeniz lazım dedi (zor olmasının sebebi, inmem gereken kilonun E. Şal.lı'nın'ki ile başabaş olması).

Yarın şeker yüklemesi de yapacaklar bana.

Öteki sorunuma sonra sıra gelecek.

Demek istiyorum ki, vücudunuza kulak verin dostlar, o size en doğru sinyalleri veriyor.

Yarın ki testin sonuçlarını da merakla bekliyorum.

Bakalım babaannem bana hastalığını miras bırakmış mı?

7.10.10

İşte hayat böyle devam ediyor

Bir iş buldum kendime, evimden uzaklaşmadan yapabileceğim.  Battaniyenin altında, televizyon karşısında çalışıyorum şu an.  Hem de okumalı yazmalı bir iş. 

Her sabah Nazlı kuzumu okuluna götürebiliyorum, şehrin diğer tarafına, her öğleden sonra da ben alıyorum.  Kuzum saatlerce servise hapsolmuyor. 

Yok akademik kariyerden vazgeçmedim, çok hırslıymışım da o yüzdenmiş, öyle miymiş?

Nazlım bir bal kuzu oldu çıktı.  Arkadaşım, canım, gülüm bir tanem. 

Anneliğimi çok sorguladım bir ara, bir  ara hiç memnun olmadım annelik yapış şeklimden, geçti gitti.

İşte hayat böyle devam ediyor.

Ve son olarak, aşağıdaki yazıma yorum bırakan herkese canı gönülden kocaman bir teşekkür.

Bu desteğin anlamını nasıl anlatsam, çok ihtiyacım vardı.  Çok ama çok teşekkür ederim. 

1.6.10

Falan filan

Bu cumartesi Nazlış'ın kulaklarını deldirdik.  Kendisi istedi.

Beni taklit etme isteği had safhada.  Ben küpe takıyorsam küpe, kolye takıyorsam kolye.  Kendine tıpkı benimkiler gibi pırıltılı minik küpeler seçti.  Annem küpeyi hergün deliğin içinde döndür ki, yara olup yapışmasın dedi.  Küpelerden biri rahat dönüyor ama biri sanki dönmüyor gibi.  Zaten ne zaman dokunsam o kulağa Nazlış da feryat figan oluyor.  Panik olayım mı?
 -----------------------------------------------------------------------------------------------------------

Dün sabah çok yorgunum diye ağladım.  Bu sabah ağlamadım ama hala çok yorgunum.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yaz geldi, benim moral diplerde.  Yaz geldi diye sevinenleri anlamıyorum.  Bu sıcağı kim sever ki?  Sıcak güzel olsa Allah ceza diye cehennemi vermezdi değil mi?  Var mı şöyle püfür püfür sonbahar gibisi...
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Austin'de olduğumu hayal ediyorum sürekli.  Mozart'ta göl kenarında kahve içip, scone yediğimi.  Yaban mersinli hem de.  Ama artık hem kafein yasak hem de şeker, beyaz un vs.  Ama pazar akşamı bir dilim tiramisu ve nedense bir dilim baklava yedim.  Baklava hiç sevmem ama bu ev baklavasıydı ve tadı hala damağımda.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Günde herhalde bir kilo kiraz yiyorumdur.  Çok tatlı olmayacak ama ve asla yumuşak olmayacak.  Rengi çok koyu olanlardan kaçıyorum.  Bir de deli gibi kavun.  Yanında beyaz peynire gidiyor elim ama o da yasak yahu.  Aslı ne zaman beni sabah köründe beyaz peynir kavun yerken görse, açayım mı bir ufak diye dalga geçerdi benle.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Hala hergün Vivaldi dinliyorum.  Bir de Bach, bir de Mozart ama Mozart zaten bizden biri onu ayrıca belirtmeye gerek yok.  Nereden çıktı şimdi bu sevda bilemedim.  Kreuzi'nin ruhu bu aralar benimle sanırım.  Bu arada Manga'nın şarkısını ilk duyduğum andan beri çok seviyorum.  Hakan sevmedi diye, sen zaten müzikten hiç anlamıyorsun dedim.  Ama bir zamanlar Jugend Musiziert'te sahneye çıktığını unutmuşum.  Çok geride kaldı o günler.  Zaten o zaman saçları da kıvırcıktı.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bir de Nazlı'nın okul meselesi ve ayağındaki sorun var.  Ha bir de çok özlüyor beni son zamanlarda.  Çok az vakit geçirebiliyoruz birlikte.  Ah annem sık dişini çok az kaldı.  Bunları daha sonra daha detaylı yazacağım ama...

6.5.10

Hayat artık

Yapılacak listemden sildiğim işlerden,

Ve o işleri sildikçe duyduğum mutluluktan ibaret.

Ama kendimi aştım söylemiş miydim?

Bir zamanlar uykular da dahil 24 saati kızına yapışık geçiren ben,

Onsuz 1 haftalığına Amerika'ya gittim.

Tam dönüş günü yaptığımın ne "korkunç" birşey olduğunu ve aslında ne "korkunç" bir anne olduğunu idrak edince, ufak çaplı bir panik atak geçirdim.

Ya kızıma dönemezsem korkusu da cabası.

Hakan kıtalar arası sakinleştirdi beni.

Şimdi onu bıraktım diye kızımda meydana gelmiş olan muhtemel psikolojik arızaları gözlemlemekle meşgulüm.

Çok merak ediyorum, acaba köyde hergün tarla çapalayan bir anne olsam da böyle kafadan bir iki tahtası eksik bir anne mi olurdum?

Anneler günü gürültü ve görüntü kirliliğinin bence en takdir edilesi çalışması olan reklamda da dediği gibi: "çok yaşa sen anne, çok yaşa sen anne" (bu arada bu şarkının orijinal versiyonunu dedeciğim söylerdi bana ben küçükken).

Ve yine Bach dinliyorum.  Bir müddet daha devam eder bu...

4.5.10

Geçen süre zarfında

Bach'ın bir dahi olduğuna karar verdim.

Kızımın benden çok daha olgun olduğunu gördüm.

Biraz daha büyüdüm.

Önemli kararlar aldım.

26.12.09

Yıldönümü

Yıldönümlerini sevmiyorum, şu an fark ettim.  Zamanın ne çabuk geçtiğini hatırlatıyor bana. 

Bugün Austin'den İstanbul'a kesin dönüş yapmak üzere dönüş yoluna geçmemin yıldönümü.  Kaçıncısı olduğu mühim değil.

Hakan doktorasını bırakmaya karar verip, 3 ay önce dönmüş, kendine iş bulmuş, oturacağımız evi ayarlamış, beni bekliyor.

Ben yeterliliğimi geçmişim, araştırma teklifimi yazıp savunmuşum, bölüm tarihinin doktorasında en hızlı ilerleyen öğrencisi ünvanını almışım, seneler sürecek bir maceranın başında olduğumu bilmeden.

Kimseden yardım isteyememe huyum neticesinde, evi tek başıma kapamaya kalkıyorum.

Eşyaların büyük bir kısmını ve arabamızı Hakan gitmeden önce satmışız.  Bu önümüzdeki 3 ay boyunca evin tek bir odasında bir yatak, bir sehpa (ki aynı zamanda çalışma ve yemek masam) ve bir TV ile yaşayacağım; her yere otobüsle gitmek zorunda kalacağım, otobüslerin çalışmadığı tatil günlerinde birilerinden gitmek zorunda olduğum yere beni götürmelerini rica etmek zorunda kalacağım anlamına geliyor.  Yani çok zorlu bir 3 ay.  Kapısını bir omuz darbesiyle benim bile açabileceğim Hakan'la beraber ilk yuvamız olan o apartman dairesinde, neredeyse hiç uyumadan, TV'yi ses olsun diye hiç kapatmadan bir 3 ay geçiriyorum.  Dedim ya, birinden yardım istemek benim için çok zor diye, tatil günlerinde evde oturuyor, olmadı her yere yürüyerek gidiyor, ya da 2-3 saatte bir geçen haftasonu otobüslerini yakalamaya çalışıyor, kaçırırsam saatlerce karanlık bir durakta tek başıma beklemek zorunda kalıyorum. 

Allahtan beni çoktan çözmüş olan arkadaşlarım var.  Her zaman minnet duyacağım, Kıbrıslı Sakis ve Katerina ve de Karslı M. ve karısı P.  Ben istemeden gelip beni alıyorlar, alışverişlerime yardımcı oluyorlar, halimi hatırımı soruyorlar, Hakan'nın Türkiye'ye döndüğü gün, midemde koca bir yumruk, kafamda "ne olacak şimdi" sorusu ile dolaştığım o kara gün, sırf ben ağlamayayım diye bütün gün küçük penceresiz ofisimde benimle beraber oturuyorlar. 

İşte kalan bir kaç parça eşyamı bizim sitede oturan Z.'nin evine kendi kendime taşımaya kalktığım Austin'deki o son günümde de P. ve M.'yi kapımda buluyorum.  Gelmeyin dedin ama biz geldik, diyorlar.  Karınca gibi bir bir taşıyoruz, yatağımı, elimizdeki kısıtlı imkanlara rağmen en güzeli olsun diye kılı kırk yararak seçtiğim tabaklarımı, şarap kadehlerimi, Türkiye'den getirdiğim kırmızı kahve fincanlarımı Z.'nin evine.  Benim olan artık Z.nin oluyor.  Noel olduğu için sokaklar bomboş Allahtan ki, yoksa herkes görecek yatak şiltesini nasıl da M.nin arabasının üstüne Türk usulü bağladığımızı. 

Nasıl teşekkür edeyim arkadaşlarıma bilemiyorum, onları güzel bir Noel yemeğine götürüyorum.  Noel, her yer kapalı, kimse restoranda yemek yemiyor o gün, herkes evinde ailesiyle ama biz her zaman açık olan Katz's'a gidiyoruz çünkü sahibinin hemen hergün TV'de çıkan reklamlarında dediği gibi Katz's never closes. 

O gece de hiç uyumayacağımı bildiğimden, P.nin benim için hazırladığı yatağa yatmıyorum.  Sen bana TV'nin karşısındaki kanepeyi ver diyorum, 3 aydır bu haldeyim ben.

Sonra 3 senedir biriktirdiğim herşeyi veriyorum yer hostesine, biniyorum uçağa.

Hakan, annem, babam, Hakan'ın ailesi, hepsi çok mutlu oluyorlar beni gördüklerine...

Benim aklımda ise hep aynı soru "ne olacak şimdi"?

Sonra Hakan bana yeni evimizi gösteriyor,

Sonra yeni evimize taşınıyoruz,

Sonra ben hamile olduğumu öğreniyorum,

Sonra bebeğim doğuyor,

Sonra ben hala "ne olacak şimdi" diyorum,

Sonra galiba hayatımın kontrolünü biraz kaybediyorum,

Sonra bebeğim hızla büyüyor,

Ben bir türlü kendi hayatıma dönemiyorum,

Herkes bana "eee ne olacak şimdi" diyor,

Ben de bilmiyorum ki,

Derken, bir bakıyorum bebeğim 3.5 yaşına gelmiş bile,

Ben özel bir üniversitede çalışmaya başlıyor, tez danışmanımın inanılmaz anlayışı sayesinde doktorama tekrar geri dönüyorum.

Hayatımın kontrolü yavaş yavaş benim elime geçiyor.

Derken, bugün Austin'den dönüşümün bilmem kaçıncı yılını kutluyor, onunla oyun oynayayım diye beni bekleyen kızım dizlerimin dibinde, bu yazıyı yazıyorum.

Zaman gerçekten de ne çabuk geçiyor.  Bütün bunlar hangi arada derede oldu bitti, ben bile bilemiyorum.

9.12.09

Belki

Belki...

Birgün olsun yüzümde makyajla uyumalı,

Sabah evden evi toparlamadan çıkmalı,

Nazlış'ın okulda kahvaltı etmesine göz yummalı,

Akşam yemeğinde sofraya sadece peynir ekmek koymalı,

Benden birisi birşey isteyince hemen istediğini hemen o an yapmak için kendimi paralamamalı,

Karşımdan da aynı şeyi yapmasını beklememeli,

Beni hayretlere düşüren insanlara ama ama nasıl olabilir böyle birşey diye tepki vermemeli, onları bu da böyle bir insan ne yapalım diye kabul etmeli,

Sabah kahvaltıda 3 dilim nutellalı ekmek yemeli (bunu yapmışlığım var gerçi),

İşe makyaj yapmadan gitmeli,

Sadece kot t-shirt giymeli,

Günü doktoramda kaçıncı senemin içinde olduğumu düşünmeden bitirmeli,

Dönüp de şu ana kadar başardıklarıma bakmalıyım.

Belki o zaman,

Bu kadar hayalkırıklığına uğramam,

Kaplumbağa, tavşan masalındaki tavşan gibi koşup koşup sonra uzuuunca durmam, hep aynı hızla ilerleyen kaplumbağa olurum.

Kendini hergün sonunda savaştan çıkmış gibi hissetmem (ve dün olduğu gibi sınavdan önce çocuklara, evet arkadaşlar sınav düzenine geçelim diyeceğim yerde savaş düzenine geçelim demem).

Her plan dışı olayı dert olarak görmem, yoluma çıkan küçük taşlar gibi üzerlerinden atlar geçerim.

Zaman bu kadar çabuk geçmez.

Hayat bayram olur, sevenler kavuşur, savaşlar biter, küresel ısınma durur, enflasyon düşer, AB'ye üye oluruz, işsizlik sona erer, kelliğe çözüm bulunur.

Belki de, hayatımın bilge kişisi kocamın dediği gibi artık hayatla savaşmayı bırakmalıyım.

Ne demiş Fransız atalarımız, c'est la vie.  Olduğu gibi kabullen hayatı artık.

P.S. Bilmem anlaşılıyor  mu, bugünlerde biraz moralim bozuk ve bezginim.

Çelişkiler silsilesi

Evet yaptım, o yağ içinde yüzen açmayı mideye indirdim sabah sabah, benden beklenmeyecek bir hızla hem de..  Sanırım benim bile bazen comfort food denen naneye ihtiyacım oluyor.  Çok heyecanlıyım, Nazlış'ın okulunun ilk kayak gezisinin kayıtları başlamış.  Yaşasın.  Ve ben gitmeyi düşünüyorum, ciddi ciddi.  Fena mı, ne zamandır kayak yapmadım, Nazlış da bu yaşta kayak öğrenmiş olur (çok gerekli).  Bugün kendimle çelişme günüm, anlaşıldı.

Ve Esra'cığım, yapamıyorum alttaki postuma istinaden dediklerini, hiçbir zaman da yapamadım zaten.  Yani sadece annelik konusunda değil.  Ama dediğin kitabı muhakkak okuyacağım.  İhtiyacım olan şey o olabilir.

30.11.09

Biten bayramın ardından...

Bu sefer de acıklı oldu başlık.

Nazlı daha iyi ama tamamı ile iyileşti denemez.  Sabahtan biraz dışarı çıkalım dedik.  Hemen halsiz düştü.  Kuzum benim.  Hala öksürüyor ve burnu akıyor ama çok şükür en kötü kısmı atlattık.

Bayram istediğim gibi geçmedi netice itibarı ile.  Sağolsun kayınannem bizim için yaptığı ama onlara gidemeyince yiyemediğimiz yemeklerden getirdi geçen gün.  O zaman bayram olduğunu anladım biraz. 

Ben de fırsattan itibaren bol bol yazdım, çizdim, okudum.  Nazlı uyudukça dışarı kaçtım.  Dün de Hakanla kaçamak yaptık.  Çin yemeği ve suşi kaçamağı.  Bir de fırsat buldukça canım kocamın bana 2 hafta önce İngiltere'den getirdiği tam 10 sezon Frien.ds'lerimden seyrettim.  Hala çok seviyorum bu diziyi.  Bana üni günlerimi hatırlatıyor. 

Bugün akşama kadar hiç çalışmayacağım.  Akşam makaleme son halini vermem lazım, yarın göndereceğim zira.

Çalışırken de muhtemelen bu şarkıyı dinleyeceğim.  Üstüste... Ben daha yeni keşfettim ama 2 sene önce çıkmış.  Hakan'ın İstanbullu bünyesine ağır geldi ama ben çok sevdim.






Mor Yazma - Umut Kaya - 2008

28.11.09

Bana hergün bayram

Her bayramın klasik esprisi değil mi bu?  Ama bir sürü blog bayram tatiline girmişken benim bu aktifliğim başka nasıl açıklanabilir ki?

Nazlış hasta hem de çok malumunuz.  Ben de sabahtan beri kah çalışma kah Nazlış'a çay, çorba takılıyorum.  Sabah Hakan'la üstünkörü bayramlaştık ama bu kutlama benim alışık olduğum bayramların yanından geçemez tabii.  Kurban Bayramı benim için eğer Ankara'daysak babaanne kavurması-ki kendisi asla yemek yapmasını beceremezdi ama kavurma, su böreği, bir rivayete göre baklava, lokum (bir çeşir Isparta poğaçası) ve cevizli, haşhaşlı çörek konusunda bir dehaydı, anneciğim duysa kızar, bunların hiçbirini asla babaannem gibi yapmasını beceremedi; Denizli'de isek, rahmetli E. amcamın bıçakla kesme tahtası üzerinde tıkıdı tıkıdı sesleri çıkararak kıyma yapmasını seyretmek demekti.  Bir keresinde de kurban edilen dana, kan aksın diye kapağı açılan ya foseptik ya da lağım çukuruna düşmüştü de (kesme işlemi bittikten sonra parçalanmadan önce) hayvanı kanca ile çıkarmışlar ve bence aslında mundar olmuş eti hortum ile yıkamışlardı.  Denizli'deki evin balkonundan çocuk aklımla süper eğlenceli bulduğum bu olayı seyretmiştim.  Şimdi-en azından benim yaşadığım yerde-bu tarz görüntüler tu-kaka.  Tabii oluk oluk kanlar akmasın; ayrıca kurban nedir ne değildir, ne kadar gereklidir, yoksa vahşet midir, bunlar haklı tartışma konuları ve benim de bu konularda bir iki fikrim var.  Ama konumuz şimdi bu değil.  Konumuz kızımın benim bildiğim, özlediğim bayram tantanasından uzak büyüyor olması.  Ne yapalım, öyle olsun.

Bu yazıyı yazmaya başlama sebebim bambaşka idi (dün oluyor bu).  Maruzatım odur ki, modern tıbbın nimetlerini külliyen redetme arifesinde olan ben, kızımın DG'sini tamamı ile ninem metodları ile tedavi etmeye kalktım.  Tabii şişe çekmekten ya da başka ateş yakma vs. gerektiren yöntemlerden bahsetmiyorum.  Aslında bu şişe çekme işi gerçekten çok enterasan.  Bir keresinde fena halde üşüten anneme M. Teyzem (Denizlili E. Amcamın karısı) şişe çekmişti.  Ben de seyretmiştim ve de dehşete kapılmıştım.  Hatta hayal meyal hatırlıyorum ama sanırım ne yapıyorsun anneme diye zaten hiç sevmediğim M. Teyzemin sırtına atlamıştım.  Neyse, benim bahsettiğim yöntemler tavuk suyuna çorba, zencefilli, karabiberli bal, vs. gibi yöntemler.  Masum yani.  Dün Nazlı artık öksürüktne konuşamaz, akan gözlerini açamaz hale gelince Hakan başlarım doğallıktan deyip, doktorun yazdığı reçeteyi yaptırdı.  Sonuç:  Nazlı iyileşme belirtileri gösteriyor.  Benim de içim rahat, aklım ferah, mahallemizin kahvecisine çalışmaya geldim.  İlaç karşıtlığım baki kalacak yine de.  Her başağrısına hapla koşanlardan olmayacağım.  Ama tabii bir orta yolo tutturmakta da fayda var, bunu da görmüş olduk.  Merak ediyorsanız, şu meşhur T. isimli ilaçtan vermedik Nazlı'ya.  Vermek istesek de bulamazdık, bulsak da ben aldırmazdım sanırım.  Ama bilemem. 

Artık bayram gerçekten başlayabilir mi? 

27.11.09

Mutlu bayramlar

Yani umarım sizin bayramınız benimkinden daha mutlu olur.  Nazlış, bir türlü iyileşemiyor.  Tam birşeyi atlattı, mesala ateşi düştü diyoruz, ertesi gün korkunç bir öksürük başlıyor.  O kadar küçücük, hasta ve çaresiz görünüyor ki, ona baktıkça içim parçalanıyor.  Git pis virüs çık kızımın minicik vücudundan...

25.11.09

Olanlar ve de bitenler

Nazlış daha iyi.  Ben değilim.  Uykusuz geçen geceler, 1 Aralık'a yetişmesi gereken makale, okunması gereken onlarca sınav arasında sıkıştım kaldım.  Bugün annem geldi.  Anne bana da bak lütfen diye ağlamak istiyorum.  Ama onu yerine ağzımı açtığımda, bunları nasıl söylüyorum ben diye hayretler ettiğim kelimeler çıkıyor.  Nazlı ona hamileyken çekilmiş eski bir resmimi gösterip "anne artık neden böyle gülmüyorsun" dedi, çok koydu.

Nazlış malum hastalığa mı yakalandı sorusuna gelecek olursak, bence öyle.  Bence diyorum çünkü dün Nazlış'ı doktora götüren Hakan (benim 2 dakikalığına okula uğramam gerekiyordu) karın ağrısı var mı sorusuna, hayır demiş.  Neden, bilemiyorum. Oysa bu çocuğun cuma akşamından beri karnı ağrıyor.  Ateş sonra başladı, sonra öksürük ve dün itibarı ile şiddetli grip.  Ama tabii olay doktora bu şekilde aktarılmayınca, bambaşka yorumlamış kadıncağız.  Ben şikayetlerimi dile getirince, o zaman sen götürseydin keşke anlamında birşeyler söyledi bana.  Tabii canım, ben tam teşekküllü kameramanım.  Aynı anda çalışır, hasta bir çocuğun her isteğini saniyesine yerine getirir, 5 makina çamaşır yıkar, yemek yapar, çocuğu doktora götürür, ve daha neler yaparım.  Ama kimse görmez.  Ve fekat kendisi birgün o da saat 3'e kadar çocukla kalınca, okuldan çıktığım saniye itibarı ile bana nerede kaldın telefonu açar.  En çok da ne koyuyor biliyor musunuz, tüm bunları mesala anneme anlatınca "yazık öyle deme, o kadarını da yaptığına şükret" diyor.  Neden?  Ben çok daha fazlasını yapabilir ve de yaparken onun o kadarını da yapabildiğine şükredeceğim?  Bir sakatlığı, bir özrü mü var?  E erkek o kadar becerebilir, değil mi?  Yani milyonlarca dolarlık fonları yönetebilir ama ne bileyim mesala çırpma telinin bıçakların yanına konmayacağını akıl edemez, öyle mi? Yapın analar böyle yapın, ee erkek çamaşır ancak bu kadar asabilir, diye yetiştirin oğullarınızı.  Sonra akordeon olmuş çamaşırları karısı görüp de çıldırdığında cevap hazır olsun.  Ben erkeğim, bu kadar yapabilirim.  Şu salak yemek programında erkek yarışmacılar da diyor ya, "bir erkek olarak bence süper yemekler yaptım".  Sen bunca sene kadınları kadın oldukları için diskrimine et, e tabii sonra erkek olduğun için diskriminasyon beklemen normal.  Erkek olarak yemek yapabilme sınırların olduğunu düşünüyorsan, katılma gülüm o yarışmaya o zaman.  Ha katıldın, o zaman erkekliği askıya alacaksın.  Ama olmaz, erkeklik askıya alınır mı hiç?

Neyse, ne diyordum.  Nazlı daha iyice.  Ama ben değilim.  Tek eğlencem, dünden beri çok sayın muhalefet partilerinden en bir muhalefet olanın lideri DB'nin parti grup toplantısında, çok kıymetli bir parti üyesinin yapmış olduğu gaf ötesi hatayı savunma amacı ile yaptığı "tencere dibin kara, seninki benden kara" başlıklı konuşmasını dinlemek.  Valla çok komik.  Ben konuşmayı yazanı merak ediyorum en çok. 

Ha bir de bir sürü blogger E.vren rejiminin lanetlenebilecek sayısız icraati ve dayatması mevcutken ve herkes bunları bir güzel sineye çeker ve hatta savunurken neden kafayı bir gariban Öğretmenler Günü'ne taktı anlamadım.  Oldum olması hazetmem sonradan icat bayramlardan, yerli malı haftalarından ve benzerlerinden ama tek kusurumuz Öğretmenler Günü olsun hanımlar, beyler.  Öğretmenler Günü'nün hediye verme yarışına ve rant fırsatına ve hatta mesleğin genel olarak rant kapısına dönüşmüş olması çok acı.  Ama unutmayalım ki bir tanesi en az 40 kişiden oluşmak üzere 5-6 sınıfa derse giren, ağır işçi gibi çalışan öğretmenler (çok şükür) hala çoğunlukta.  Öğretmenler Günü evet saçma ama ne demişler, deveye neren eğri diye sormuşlar, o da nerem doğru ki demiş. 

9.11.09

Muz Cumhuriyeti

Moda ve alakalı şeylere duyduğum derin ilgiye rağmen bahsettiğim Muz Cumhuriyeti şu meşhur mağazalar zinciri değil.  Zaten pek oradan alışveriş etmem ben.

Bu Muz Cumhuriyeti bizim memleket.  Doğduğumuz büyüdüğümüz ülkemiz.  Muz Cumhuriyeti'nin Türkçe meali, herhangi bir kanunun, kuralın hükmünün olmadığı, gücü yetenin dilediğini yapabildiği güya ülkemsi yapılanma.  Daha açıkçası dingonun ahırı.

Sabah daha 1.Levent'ten çılgın bir hal almış olan trafikten olağanüstü bir durum olduğu belli idi.  Sonra her kavşakta ağzındaki düdüğü o..a b..a öttüren, tam olarak ne yaptıkları belli olmayan polis memurlarını ve tepesine mavi ışık koyup ikide bir vak vak ördek sesi çıkararak trafiği yararak ilerleyen kallavi arabaları görünce anladım.  Devlet erkanı toplanıyor bir yerlerde.  Hem de nerede?  Benim, park yeri yokluğundan, otoparkına her ay minik bir servet ödediğim, dünyanın en büyük otel zinciri olmasıyla meşhur, Boğaz kıyısının bir kısmını kendine parsellemiş güzide otelde. 

Bana ne toplanırsa toplansın Bab-ı Ali'nin çok kıymetli üyeleri dedim.  Sinyalimi verdim, otoparka gireceğim.  O da ne bir polis memuru bana girme devam et işareti veriyor.  Ben de sandım ki normalde valelerin otel müşterilenin arabalarını teslim aldıkları kapıya yönlendiriyor beni.  Biraz ilerledim, sinyal verdim.  Başka bir memur, ama çok sevimli, bana giremezsin diyor.  Açtım camımı, neden Memur Bey?  Ben işe geldim, burası benim parasını çatır çatır verdiğim otoparkım, bakın zaten işe geç kaldım, müsade edin geçeyim dedim.  Sevimli memur, pek de kibar, ne otoparkı hanfendi, görmüyo MUSUN, kapalı otopark dedi, bana.  Neden Allahım, neden bu üslup?  Oysa kusura bakmayın, diye başlayan bir cümle kursa, evet hala kızacağım ama belki de az sonra olacağı gibi zıvanadan çıkmayacağım.  Ne yapalım Muz Cumhuriyeti'nde olur böyle şeyler diyeceğim.  Devletlu devletimiz bir araya gelmiş, biz faniler onların arabalarının yanına kim oluyuruz ki arabamımızı park ediyoruz, diyeceğim.  Ama orası özel mülk, ben oraya para veriyorum, ne hakla benim hakkıma tecavüz ediyorsunuz falan gibi şeyler demek aklıma belki de gelmeyecek.  Ama tabii o görmüyo MUSUN'u duyunca bende şafak attı.  Kendisine işte bu çerçevede birşeyler söyleyerek, sevgilerimi ilettim.  Lafım bittiğinde gırtlağım acıyordu.

Bastım gaza ama ne basma.  Dönmem lazım bir yerden ki, işe gidebileyim.  Arabayı nereye koyacağım hala bir fikrim yok ama.  Oteli aradım.  Bir miktarda oradaki adama kustum içimdekileri.  Bir uyarı ya, kusura bakmayın otoparkımız kapalı olacaktır şeklinde bir uyarı ki, arabayla gelmeyelim en azından.  Dönün gelin, biz alacağız arabanızı içeri dediler bana.  Döndüm.  Bu arada randevum ve onun öncesinde halletmem gereken şeyler var, ben takriben 1 saattir dolanıyorum.  Trafik akmıyor.  Neyse tekrar otoparka geldim, bir vale geldi, polise Nihan Hanım'ın arabasını alacağız içeri dedi, polis ne dedi bilmiyorum.  Ama gelin görün ki, vale de sokamadı arabayı otoparka.  Anahtarı bırakın hallederim ben dedi.  Ben de zaten hırsızlık olayından beri paranoya var, kimseye anahtar vermiyor.  Aldım arabayı apar topar götürdüm taa dağın tepesine.

Diyeceğim o ki, hani nerede hala bu noktada mıyız biz, ne zaman önceliğin sade vatandaş olduğu fikri insanların kafasına dank edecek.  Tamam bir gece de İsveç, Norveç olalım hemen demiyorum ama yani bir Bulgaristan olalım artık.  86 yıl bu beyler, az buz bir zaman değil.

Neyse sinirlerim yatıştı artık.  Ben hala ümdimi kaybetmedim.  Yani kim gelirse gelsin, padişah sendromuna girmesi en fazla 2 seneyi buluyor.  Hemen yollar yürümekle tükenmez kıvamında demeçler vermeye başlıyor (bkz. E.B. soykırım yapmış olamaz çünkü o müslüman, talihsiz açıklaması.  Ne alaka ha ne alaka?) ama olacak bu iş.  Eminim.  Önemli olan biz uyumayalım.  Sesimizi çıkaralım. Ben şimdi Nazlış'ın deyimi ile başkabakanımıza şikayetname yazmaya gidiyorum.  Sadece vırvırla olmaz bu iş zira (iş yerinden bir arkadaş, Nihan senin bu sakin ve ciddi görüntünün altında bir Spartaküs varmış meğer demişti, birgün işe girerken yan binada çok büyük dava var diye kimlik kontrolü yapan memurlara kafa tutunca).  Hadi ben kaçar. 

Sevgiler,
Spartaküs

8.11.09

Mevsim bahar oluncaaa, aşk gönlüme doluncaaaaaaa, sevenler kavuşuncaaaaaaa, yaşamak ne güzel

Tuhaf bir iş benimkisi...

Gecesi gündüzü yok, her an her yerde aklım onunla meşgul.

Haftasonu ve akşamları çalışmam gerekiyor.

Üstelik okulda da bir sürü idari işle uğraşıyorum.

Bazen gücümün bittiğini hissediyorum.

Şu küçük adamın dediği gibi, fişi çekip, dükkanı kapatasım geliyor yani.

Ama sonra, sonra birşey oluyor ve ben niye, herşeye rağmen bu işi yapıyorum, hatırlıyorum.

Yaptıklarım sonuç vermesi nasıl bir tatmindir.

Yani diyorum ki,

Az önce bir makalem hakemli, süper olmasa da eliyüzü düzgün bir periodical'da yayınlanacağı haberini aldım.

Ve  üstüne üstlük benim alanımın en büyük ikinci bilimsel konferansına da tebliğ sunmak üzere davetiye aldım.

Hayat güzel yani.

Yaşasın.

Başlığa gelince o benim geleneksel mutluluk şarkım.

Evet benim içim arabesk, evet ne yapayım, ben duygularımı böyle ifade ediyorum. 

7.11.09

Çok ama çok korktum

Şu an TV'de The Story of Us var.  B. Willis, M. Pfeifer.  Sanırım hayatta en sevdiğim filmler kategorisinde üst sıralarda.  B. Willis ne kadar gençmiş bu filmde.  Şimdi fark ettim de hayatta en sevdiğim film olan 12 Monkeys'in başrolünde de B. Willis var.  Acaba bir zamanlar kendisine deli gibi aşık olmanın bu durumla bir alakası olabilir mi? 

Bugün havanın güzelliğinden istifade Nazlış'ın en yakın arkadaşı ile olan olağan buluşmamızı sinema yerine parka aldık.  Şu Türkiye'nin şu aralar en popüler olan semtindeki, ünlülerin çocuklarını götürmeyi sevdikleri parka gittik.  Nasıl  kalabalıktı anlatamam.  Herkes ama herkes oradaydı.  Ünlü komedyen MAE'in karısından tutun da, aslında şehrin karşı yakasında oturduğu halde nedense çocuklarını nedense mevzu bahis meşhur parka getirmeyi tercih etmiş olan lise arkadaşıma kadar herkes oradaydı. 

Biz de Nazlış'ın arkadaşının annesi ile derin bir muhabbete daldık.  Aslında aylardan kasım olduğu gerçeğini unutturacak kadar sıcak olan havadan bunalan çocuklar gölgedeki kaydırağa geçmek istediler.  Biraz sonra biz de onların peşinden yakınlarındaki bir banka gittik.  Çocuklara da, biz buradayız diye seslendik.  Duydular bizi sandık.  Arada göz ucu ile Nazlı'ı kontrol ediyorum ama sanırım sohbet daha ağır bastı, bir ara iyice konuşmaya daldık.  Sonra bir baktım ki çocuklar kaydırağın orada yok.  Hemen öteki kaydırağa koştuk Nazlış'ın arkadaşının annesi ile birlikte.  Ben paniğimi hissettirmemeye çalışıyorum ama iyice korkmaya başladım çünkü orada da yoklar. Çocukken en büyük korkumdu kaybolmak şimdi de en büyük korkularımdan biri çocuğumu kaybetmek.  Neden sonra Nazlış'ın arkadaşının annesi parkın kapısına doğru gitti ve bir baktık ki iki kuzu tam kapının yanındaki bankta oturmuşlar.  Arkadaşı gayet sakin, ayaklarını banktan sallandırmış ağlamakta olan Nazlış'ı teselli ediyor.  Kuzumun suratında ise bir dehşet ifadesi, beni görünce iyi makaraları koyverdi.  "Beni bırakıp gittin sandım anne" diye kucağıma atladı.  Sımsıkı sarıldım, kalbi nasıl da küt küt atıyor.  O kadar ki ben kendi göğsümde hissediyorum.  Öptüm öptüm kokladım onu.  Nereye giderim annem ben seni bırakıp, dedim, nereye giderim? 

Nasıl bu kadar dikkatsiz olabildim?  Nasıl?  Ya kuzumun paniğinden istifa etmek isteyen kötü kalpli birisi gel ben annenin nereye gittiğini biliyorum deyip, onu elinden tutup götürseydi, ya ya??? Gerçekten çok korktum, aklıma gelenin başıma gelmesinden çok ama çok korktum.

28.10.09

Haberler, haberler, haberler ve mim


Öncelikle doğumgünümü kutlayan herkese binlerce teşekkürler. 35'e merdiveni iyice dayayıp ve hatta son basamakları tırmanmakta olduğum gerçeğinin acısını bir nebze olsun hafiflettiniz.


Nazlı okul değiştirdi sonunda. Çalışmakta olduğumun üniversitenin mensubu olduğu eğitim kuruma it bir kolejin yuvasına yazdırdık kendisini. Ve bu durum benim inançlarıma son derece ters. Bir kere Nazlış'ı anaokulundan koleje yazdırmaya zinhar karşıydım ben. Küçük olsun bizim olsun, öğretmenine her türlü kaprisi yapabileyim diye küçük bir anaokuluna yazdırmıştık zaten en başta. Hep dediğim gibi 3 yaşında İngilizce öğrenmesindense öğlen uykusundan geri kalmaması daha önemli idi benim için. Ama gelin görün ki bu sene elimizde patladı "butik anaokulu" stratejimiz. Durum her geçen gün biraz daha vahimleşmeye başlayınca (mesala okulun ortaklarından biri köpeğini getirip okulun bahçesine bağlayınca ve ben bunu yemek yapan kadının ağzından kaçırması neticesi öğrenince), artık yeter dedim. Zaten "okul çok parlak değil ama olsun, A. Öğretmen için değer" diyebileceğimiz bir durum da söz konusu değildi artık. Şimdi gittiği okul, benim ideallerime ters düşmekle beraber, evimize çok yakın, inanması zor ama eski okulundan daha ucuz ve, herşeye rağmen, herkesten çok olumlu tepkiler alan bir okul.


Çaresiz, yepyeni bir maceranın içinde bulduk kendimizi. Yeni öğretmeni şeker bir kızcağız ama asla A. Öğretmen gibi değil. Hergün 2 saat İngilizce dersi, bilgisayar dersi, satranç dersi var. İngilizce öğretmeni, evde İngilizce konuşuyor mu diye sordu bana. "Neden konuşsun ki?" diyesim geldi, yuttum. Daha kurumsal bir okula gidiyor olması içimi rahatlatıyor, yani en azından kapıda güvenlik var ve her sabah saat sekiz buçukta başlıyor okul. Ama mesala öğlen yemeği menüleri eski okuldaki kadar sebze ağırlıklı değil, hergün meyve verilmiyor. Ben tamamlamak zorundayım artık bu eksikleri. Eskiden nasılsa okulda kerevizine kadar yiyor deyip, saldım bayıra yapabiliyordum. Ya da yemekten sonra sadece bir parça çikolata yemesine ses çıkarmıyordum. Şimdi yine sebze savaşlarımız başladı. Zira okulda kereviz bile yiyen Nazlı, evde en fazla biber dolması yiyor, sebze niyetine. Of ki ne of. Neyse bunu da hallediriz nasılsa.

Son haberim ise, yemek günlüğümü tekrar yayına soktum. Artık eskisi kadar veggie bir günlük değil ama hala zihni sinir tarifler ağırlıkta (olacak sanıyorum). Adı da değişti, bannerı da. Daha çok içime sindi bu hali. İddiam yok, amacım kendi uydurmalarımı, derlemelerimi, yorumlarımı not düşmek. Bu arada meraklılarına da ulaşabilirsem, Şam'da kayısı.

Ve şimdi mim (gerçi Bahar Karları'nın listesindeki annelikgünlüğü adı ile anılan kişinin ben olduğumdan tam olarak emin olamamakla beraber, alındım bir kere üstüme, yazıyorum).

Bloguna neden bu ismi verdin?

Blogum ismi, Nazlı'yı Büyütmek. Çünkü bu blogu açarkenki amacım Nazlış'ın annesi olarak yaşadıklarımı kaydetmekti. Sadece Nazlı ile ilgili olanları değil ama kendimle ilgili olanları da.

Blogumu yazarken olmazsa olmazım

Yeşil çay, ve sessizlik. 20 kişinin gürültüsünde tez yazabiliyorum ama Hakan bana bakarken veya Nazlı yanımdaysa günlük yazamıyorum. Sanırım özelime müdahale olarak görüyorum bunu. Ki bu da çok tuhaf, zira blogumu hiç tanımadığım insanlar da okuyabiliyor.

En son aldığım garip şey?


Dur bakayım vardır kesin, en azından mutfakla alakalı. Çünkü bayılırım böyle poşet çay sıkma maşası ya da yumurtanın sarısını, beyazından ayırma zamazingosu gibi şeyler almaya. Galiba en son olarak minik bir çırpma teli almıştım ama minik derken cidden minik. Nazlı sık sık el koymaya çalışıyor kendisine. Salata soslarını karıştırırken kullanıyorum. Hayatta çatal falan kullanmıyorum bu iş için.

Şeker gibi olduğum anlar?

Bu sabah mesala. Erkenden kalktım, belim için egzersizlerimi yaptım, kendime avakado ezmeli kahvaltı hazırladım (detayları çok yakında Zeytin Şekeri'nde). Önce yeşil çayımı, sonra kahvemi acele etmeden içtim. Yavaş yavaş hazırlandım. Ev ahalisi uyandığımda en şeker halimle karşımdaydım ki bu her sabah olan birşey değil. Sonra sevdiğim arkadaşlarımla, kardeşimle, annemle uzun uzun sohbet ederek yemek yediğim anlarda, çok sevdiğim birşeyi yerken, kesinlikle alışveriş yaptığım zaman, özellikle çok sevdiğim birisine hediye alıyorsam, pek bir şeker olurum. Ha bir de akşam Nazlış uyuduktan sonra Hakan'la günün değerlendirmesini yaptığım zaman çok sevimliyimdir. Onun haricinde pek şeker bir insan sayılmam. Öğrencilerime sorun bir, benim hakkımda söyleyecekleriniz sizi korkutabilir.

Arkadaşım artık sormayın dediğim şeyler?


Tez nasıl gidiyor, doktoran ne zaman bitiyor?

Aynayı bakınca gördüğüm?

Bir küçücük kız çocuğu.

Kendini okutan blog dediğim?

Akıcı yazılan ve samimi olan her türlü blog. Blog ne tür bir blog olursa olsun, kendimle blog sahibi arasında bir ortak nokta arıyorum. Ama arada çok alakasız bloglara takıldığım da oluyor tabii. Yemek bloglarında görsellik özellikle önemli.



* Fotoğraf için Nazlış'ın A. Öğretmen'ine çok teşekkürler.

14.10.09

Hayaaaaaaaat beni neden yoruyorsun 3







Love Is A Crime - Anastacia



Evet, tahmin edildiği üzere, Nazlı öğretmeninin işten ayrılmasına çok üzülmedi.  Ben daha çok üzüldüm.  Okul eve yakın diye seçtiğimiz, daha sonra gözümüze batan bir sürü olumsuzluğa rağmen öğretmeni çok iyi diye devam etmesine karar verdiğimiz bir okuldu.  Bu sene başında önce okul uzağa taşındı, sonra öğretmen işten ayrıldı.  Sonra bir bir Nazlış'ın en sevdiği arkadaşları ayrılmaya başladı, derken, okulun maddi probleri ile daha fazla baş edemeyeceği gün gibi aşikar bir hale geldi.  Okula gelen yeni öğretmenleri, okuldan ayrılan ve yeni başlayan öğrencileri artık takip edemiyoruz.  Düzenden çok hoşlanan bir çocuk modeli olan Nazlış'ın hali ile kafası karışıyor.  Daha okuldan almadık ama biliyoruz ki bunlar sadece uzatmalar.  Okulu birkaç ay içerisinde değiştireceğiz.  Bu ise bence büyük sorun.  Bir, bilmem fark ettiniz mi, ben değişikliklere kolay adapte olamıyorum.  İki, benim için bir okulda olması gereken en birinci özellik, benim yaşam saham sınırları içinde olması ki, bu bizi aylığı 2000 liralık okullara mahkum ediyor.  Hadi bütçemize uygununu bulduk (var bir iki alternatif) Nazlış'ı dönem ortasında alacaklar mı? Hadi aldılar, Nazlış oraya alışacak mı?  Hadi alıştı, ben alışır mıyım?  Ya o hiç istemediğim çocuğu yarış atı gibi gören/çocuğum üç yaşında 5 dil konuşşsun/ata binerken bale yapsın/kışın kayağa İsviçre'ye gidelim/vatan millet Sakarya empozasyonu okullarından birine mecbur kalırsak? 

Bu düşünceler at gibi kafamda koşuştururken, iş ise pek yoğun.  Hani şu "aaay iş hayatı beni çok yordu, acaba akademisyen mi olsam" diyen şahıslara bir resmimi çekip yollamak istiyorum.  Kendimi bir elinde hulahop çevirip, ağzıyla top zıplatırken amuda kalkan Çinli akrobatlara benzetiyorum.

Bu sabah, satmışım anasını deyip, yol üzerindeki ailemizin kahvecisinden havuçlu kek ve kahve aldım kendime.  Bir de Chicago filminin müzikleri,bu filmle çok özel bir duygusal bağım var, işte sana motivasyon. 

Ve bir de Amerika gezimizin fotolarının ikinci kısmını nihayet düzenledim.  Hatta o da yetmedi pi.casa indirip, kolaj bile yaptım. 

İlk resim Disneyland resimleri, ikinci de Nazlı California Adventure'daki su parkından kendinden geçerken, üçüncü ise Manhattan Beach, Santa Monica Pier, Malibu, Universal Studios, ve Los Angeles resimlerinden seçmeler.

Not: Manhattan Beach fotolarını yüklemeyi unutmuşum, onları ekledim, bana poz veren martıya dikkat.