annenin dünyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
annenin dünyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.12.10

Verwandlung

Ne şans.


Bunca zaman sonra post yazayım diye bilgisayarın başına oturdum ama internette bir sorun var sanırım.

Blogger’a giremedim.

Başka sayfalara da.

Yoga da yapamadım.

Şu sayfadan yapıyorum yoga. İlgilenen varsa, fena değil.
Ben hatha yapıyorum artık, bunca zaman ashtanga yapıp vücudumu istemediği birşeye zorladım. Ashtanga hızlı, hatha yavaş, benim gibi. Benim yemek yemem, okumam yazmam, herşeyim yavaştır aslında, son zamanlarda hayatın akışına kaptırdım kendimi hızlandım.  Tekrar yavaşlıyorum şimdi.  Her sabah yaşasın yoga diye kalkıyorum artık. Gerçi soğukta yataktan çıkmak zor oluyor itiraf edeyim. Ama yoganın bunda suçu yok.

Sonra bir de Osho okumaya başladım.

Nasıl bir devrim bu benim kişisel tarihimde bir bilseniz.
Ben ki kendimi asla sorgulamam, kişiliğimi sorgulamam, sadece hayata bodoslama dalar, önüme çıkan herkesle, hatta kendimle bile kavga halinde yaşarım derken...
Şimdi Osho okuyorum.

Hem de sindire sindire, altını çize çize...

Ben? Bir kitabın altını çiziyorum. Yok, durun düzelteyim. Ben? İşle güçle alakalı olmayan bir kitabın altını çiziyorum.

Neyse, hayata karşı savaş baltalarımı indirdim.

İnsanları olduğu gibi kabul etmeye çalışıyorum.
Tabii ki bir anda olmuyor herşey.

Mesala daha evvelki gün, Nazlış’ın okulunun orada arabasıyla önüme geçmek üzere yolumu kesen “beyefendi”ye giriştim. Sözlerle tabii. “Bir de bağyan olacaksınız, biraz saygılı olun” cümlesi kendimi kaybetmeme yetti. Yani diyor ki, kadınlığını bil, erkeğe kafa tutma, yol aslında senin ama bırak önce ben geçeyim. Artık Allah ne verdiyse. Korkuttum ama sonunda “beyefendi”yi.

Oysa ne der Osho. Kimseyle savaşma, onların bu durumlarını delilik hali olarak kabul et. Çünkü bir insan zihnini meditasyon için kullanmıyorsa, delilik halindedir.

Meditasyondan kasıt, gerçeği ve kendini olduğu gibi algılama, gerçeği ve seni gizleyen ilüzyonlara ve arzuların yarattığı sahte mutluluklara kapılmama.

İşte benim son 10 senemin özeti.

Delilik hali.

Bu delilik halinden çıkmaya çalışıyorum şimdi.

Kocam, kızım, yediklerime ve içtiklerime bile farklı bir açıdan bakarak.

Acele etmeden.

Kendime kızmadan, kendimi cezalandırmadan.

Blogumun adını da ciddi ciddi Nihan’ı büyütmek olarak değiştirmeyi düşünüyorum.

Çünkü anladım ki Nazlı kuzumun fiziksel olarak büyümekten gayrısına ihtiyacı yok.  Hiçbir çocuğun yok.  Onlar zaten Osho'nun tarif ettiği farkındalıkla doğuyorlar.  Biz bozuyoruz onları, onlara yanıltıcı arzular ve hedefler koyarak, onların etrafına bu yanıltıcı arzu ve hedeflerden oluşan sahte bir dünya kurarak.  Bir nevi Matriks yaratarak.  Eğitim sistemi bile bunun üzerine kurulu.  Bilseniz nasıl, endişeleniyorum bu okul mevzusunda zaten.  Ama bu başka bir post konusu.

Şimdilik bu kadar.

Ev ahalisi uyandı çoktan, gün başlar...

25.10.10

Mutluluk nedir?

Kocamla bir pazar sabahı tüm şehirde en sevdiğim noktada bir fincan kahve içip,

Sonrasında , onun deyimiyle "bizi biz yapan" sokaklarda, onunla el ele dolaşmaktır.

15.10.10

35'e 1 kala

Hayır şeker hastası değilmişim.

Ama evet hissettiklerim kan şekerimde olan ani oynamaların neticesi imiş, oynamalarsa benim porsiyon, öğün vs. gibi mefumlardan bihaber olmamla alakalı imiş.

Doktor elime bir diyet  listesi tutuşturdu.  Amaç kan şekerimin dalgalanmasına, benim de geçirdiğim fenalıklara engel olmak.  Bu arada bana löp löp yağ olarak dönmüş olan şu +3 kilonun da kendiliğinden gitmesini bekliyoruz.  Zira gün boyu yediklerim neredeyse benim bir öğünüme denk.  Bir alternatif de o löp löp yağları pıt pıt ete çevirebilirsin dedi doktor.  Günde 2 saat spor yaparak.  Yok dedim, ben hergün taksi şoföründen hallice yol yapıyorum.  Yemekti, çamaşırdı, e iyi kötü bir de işim var.  Nerede 2 saat spor yapacağım ben?  Yediklerime dikkat etmek daha kolay.  Netice itibarı 35'e 1 kala hayatımda ilk defa doktor onaylı bir diyet listem var.  Şimdi ben bunu görev bilir, psikopatça harfiyen takip ederim.  Mesala bakınız şu an bana mahalle kahvehanesinin vitrininden göz kırpan havuçlu keke sırtımı döndüm, az sonra "kuşluk" öğünümde bir adet elma (ki nefret ederim) ve yarım paket suntamsı diyet bisküvilerimi yiyeceğim (bunu tuhaf bir şekilde severim nedense).

Şu meşhur kistlerimin beslememle alakası olduğunu bu doktor da onayladı, bakalım böyle kuş porsiyonları ile iki saatte bir bebek gibi beslenince ne olacak?

Velhasıl kelam, ben yarın 35 yaşımı bitiriyorum.  36'ımdan gün almaya başlıyorum.  Uzun zamandır ihmal ettiğim cilt bakımlarıma yeniden başlasam iyi olacak. 

12.10.10

Evet kesinlikle, kişi kendinin doktorudur

Ne zaman 3 kilo fazlam var desem "aman saçmalama sen de bu kiloyu takıntı yaptın" dedi annem.

Bir de N.s. (Nazlı sonrası) gelip yapıştığı için bana bu kilo hep şu cevabı aldım şikayetimi dile getirdiklerimden "eee tabii çocuk doğurdun, lisedeki gibi olmayı bekleme".

Anlatamadım ki, bu 3 kilo benim dengemi bozuyor.

Terazi kadınıyım ben, gerek ruhen, gerek fiziksel olarak, dengemin bozulmasına gelemem.

Lisedeki gibi olmak değil derdim.

Hani olsa fena olmaz ama.

Şu meşhur beni mahveden sağlık sorunum bile bu yüzden dedim.

Ne zaman kamyoncu misali yemeyi bıraksam, düzeliyorum dedim.

Kimse inanmadı bana.

E, hadi bakalım. 

Doktor doğruladı bugün beni.

Boyunuza göre kilonuz normal ama metabolizmanız bu kiloyla çok yavaş çalışıyor, yani bunu söylemek zor ama 3 kilo vermeniz lazım dedi (zor olmasının sebebi, inmem gereken kilonun E. Şal.lı'nın'ki ile başabaş olması).

Yarın şeker yüklemesi de yapacaklar bana.

Öteki sorunuma sonra sıra gelecek.

Demek istiyorum ki, vücudunuza kulak verin dostlar, o size en doğru sinyalleri veriyor.

Yarın ki testin sonuçlarını da merakla bekliyorum.

Bakalım babaannem bana hastalığını miras bırakmış mı?

7.10.10

İşte hayat böyle devam ediyor

Bir iş buldum kendime, evimden uzaklaşmadan yapabileceğim.  Battaniyenin altında, televizyon karşısında çalışıyorum şu an.  Hem de okumalı yazmalı bir iş. 

Her sabah Nazlı kuzumu okuluna götürebiliyorum, şehrin diğer tarafına, her öğleden sonra da ben alıyorum.  Kuzum saatlerce servise hapsolmuyor. 

Yok akademik kariyerden vazgeçmedim, çok hırslıymışım da o yüzdenmiş, öyle miymiş?

Nazlım bir bal kuzu oldu çıktı.  Arkadaşım, canım, gülüm bir tanem. 

Anneliğimi çok sorguladım bir ara, bir  ara hiç memnun olmadım annelik yapış şeklimden, geçti gitti.

İşte hayat böyle devam ediyor.

Ve son olarak, aşağıdaki yazıma yorum bırakan herkese canı gönülden kocaman bir teşekkür.

Bu desteğin anlamını nasıl anlatsam, çok ihtiyacım vardı.  Çok ama çok teşekkür ederim. 

21.9.10

Olduğu gibi

Bu yazıyı muhakkak yazmam gerekiyor.

Blogumun adı Nazlı'yı büyütmek.  Nazlım büyürken yaşadıklarımı kaydetmek için açtım bu blogu ama sanırım aslında anlatamak istediğim Nazlım'la beraber benim nasıl değiştiğimdi.  Blogumun adı aslında Nihan'ı büyütmek olmalıydı.  Nazıl doğduğundan beri içinde olduğum değişim süreci tamamlandı sanki artık.  Artık ne istediğimi de ne istemediğimi de biliyorum.

Çok uzun bir süredir ama çoooooooooooook uzun bir süredir, sanki kendi hayatımının seyircisiydim ben.  Dışarıdan bakıyordum hayatıma.  Ne istediğimi, neyin ne olduğunu bilmeden, hiçbir şeye müdahale etmeden öylesine  yaşıyordum sanki.  Amerika'ya gidişimiz, geri gelişimiz, hatta Nazlım'ın doğması, benim dışımda gelişti sanki.

Ve ben tam 7 yıldır, içimde patlamak üzere bekleyen bir bomba ile yaşar, hayatla savaşımı, içimdeki kavgaları çelişkileri, gel-gitleri etrafıma öfke olarak yansıtırken, Amerika'dan gelen bir e-mail pimi ateşledi, bomba patladı, ve bir anda herşey apaçık oldu.

İhtiyacım olan bir e-mail ve de bir yoğurt makinasıymış.

Doktorayı bıraktım.  DOKTORAYI BIRAKTIM.  DOKTORAYI BIRAKTIM.

Bilemezsiniz bunu söylemek nasıl mutlu ediyor beni.

Nasıl hafifliyorum söyledikçe.

Büyük bir müjde verir gibi söylüyorum herkese.

Ben doktorayı bıraktım.  Artık yoğurt yapıyorum.  Bildiğiniz yoğurt.  Nazlış'ın yaptığım yoğurdu yerken gözlerindeki pırıltılarla, "annecim elllerine sağlık"larıyla mest oluyorum ben artık.

Bundan çok daha fazlası olmam gerektiğine dair o saçma inancı, o boş beklentiyi attım içimden.

Ben buyum işte.

Bunu kabullenemeyecek, beni yargılayacak herkesi de kestim attım hayatımdan.

Hayat aslında ne kadar basitmiş.

Cevap aslında ne kadar ortadaymış.

Ve ben uzun süredir ilk defa MUT-LU-YUM.

Artık günlük hayatımıza dönelim mi? Nazlış'ın maceralarına, yeni okuluna, yeni arkadaşlarına...

Bence dönelim.

Ben bu kadarım çünkü.  Bütün istediğim de bu.

26.8.10

Bugün

Gitmesin gözlerinden pırıl pırıl arzular/Eksilmesin yüzünden o tebessüm o bahar/Tanrı seni korusun kem gözlerden saklasın/ Ağartmasın saçını geçen o zalim yıllar/ Tuttuğun altın olsun gönlün neşeyle dolsun/Kader hep gülsün sana mutluluk gölgen olsun/Layıksın övülmeye layıksın sevilmeye/Seni üzüp ağlatan hasret kalsın gülmeye

Babam söylerdi bana bu şarkıyı.  Şarkının söz yazarı bu sözleri kızı için yazmış derdi.  Bugün Nazlış kahkahalarla gülerken aklıma geliverdi. 

Nazlım hiç hayal kırıklığına uğramasın, olur mu?

1.6.10

Falan filan

Bu cumartesi Nazlış'ın kulaklarını deldirdik.  Kendisi istedi.

Beni taklit etme isteği had safhada.  Ben küpe takıyorsam küpe, kolye takıyorsam kolye.  Kendine tıpkı benimkiler gibi pırıltılı minik küpeler seçti.  Annem küpeyi hergün deliğin içinde döndür ki, yara olup yapışmasın dedi.  Küpelerden biri rahat dönüyor ama biri sanki dönmüyor gibi.  Zaten ne zaman dokunsam o kulağa Nazlış da feryat figan oluyor.  Panik olayım mı?
 -----------------------------------------------------------------------------------------------------------

Dün sabah çok yorgunum diye ağladım.  Bu sabah ağlamadım ama hala çok yorgunum.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yaz geldi, benim moral diplerde.  Yaz geldi diye sevinenleri anlamıyorum.  Bu sıcağı kim sever ki?  Sıcak güzel olsa Allah ceza diye cehennemi vermezdi değil mi?  Var mı şöyle püfür püfür sonbahar gibisi...
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Austin'de olduğumu hayal ediyorum sürekli.  Mozart'ta göl kenarında kahve içip, scone yediğimi.  Yaban mersinli hem de.  Ama artık hem kafein yasak hem de şeker, beyaz un vs.  Ama pazar akşamı bir dilim tiramisu ve nedense bir dilim baklava yedim.  Baklava hiç sevmem ama bu ev baklavasıydı ve tadı hala damağımda.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Günde herhalde bir kilo kiraz yiyorumdur.  Çok tatlı olmayacak ama ve asla yumuşak olmayacak.  Rengi çok koyu olanlardan kaçıyorum.  Bir de deli gibi kavun.  Yanında beyaz peynire gidiyor elim ama o da yasak yahu.  Aslı ne zaman beni sabah köründe beyaz peynir kavun yerken görse, açayım mı bir ufak diye dalga geçerdi benle.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Hala hergün Vivaldi dinliyorum.  Bir de Bach, bir de Mozart ama Mozart zaten bizden biri onu ayrıca belirtmeye gerek yok.  Nereden çıktı şimdi bu sevda bilemedim.  Kreuzi'nin ruhu bu aralar benimle sanırım.  Bu arada Manga'nın şarkısını ilk duyduğum andan beri çok seviyorum.  Hakan sevmedi diye, sen zaten müzikten hiç anlamıyorsun dedim.  Ama bir zamanlar Jugend Musiziert'te sahneye çıktığını unutmuşum.  Çok geride kaldı o günler.  Zaten o zaman saçları da kıvırcıktı.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bir de Nazlı'nın okul meselesi ve ayağındaki sorun var.  Ha bir de çok özlüyor beni son zamanlarda.  Çok az vakit geçirebiliyoruz birlikte.  Ah annem sık dişini çok az kaldı.  Bunları daha sonra daha detaylı yazacağım ama...

26.5.10

Yavaş yavaş yeni bir yol ayrımına yaklaşıyorum hayatımda. 

Zor bir süreç bekliyor beni.

En büyük destekçilerim kocam,

Ve canım melek kızım. 

25.5.10

Dünya sahiden de varmış

Tamam disiplin, düzen, kural diye diye dilimde tüy bitti.

Ama bu kadarı da fazla.

Şeker yok.

Fazla yağ yok.

Kafein yok.

Ne demek bu?

Bir oturuşta koca bir pizzayla bir litre ko.la içmek,

Bir buçuk döner dürümü hiç düşünmeden kocama veren garsona "hayır o benimki" deyip, kuru tavuk şişleri kocanın önüne iteklemek,

Elim çiğ böreğin altıncısına giderken kayınbabamın dehşet dolu bakışlarına utanç dolu bir gülümsemeyle cevap vermek,

Annemin kıymalı makarnasını tencerenin dibini görene kadar yemek,

Kasiyer daha sormadan "evet büyük seçim isterim" demek,

Artık yok.

Geçen seneki bitkisel halime döndüm.

Saksı bitkisiyim artık.

Ama daha şimdiden iyi oldum desem?

Hani şu zaman zaman bahsettiğim, sık sık nükseden rahatsızlığım pıt diye geçti desem?

Bana artık bana bu sorunla gelme, git al hormonu, iç, kendi kendine hallet bu sorunu, diyen "sevgili" doktoruma, buradan selam etsem?

Atalarımız ne güzel demiş diye de noktayı koysam.

Kişi kendinin doktoruymuş, gerçekten de...

15.5.10

Karar

Şans bu, ben ne yaptım ki dedim.

Sen buğday ektin, buğday biçtin dedi.

Galiba, beni kalbimden yakalamayı en iyi hep o bildi.

Ben de artık onu affetsem dedim.

Affetsem de senelerdir taşıdığım bu ağır yükten kurtulsam???

6.5.10

Hayat artık

Yapılacak listemden sildiğim işlerden,

Ve o işleri sildikçe duyduğum mutluluktan ibaret.

Ama kendimi aştım söylemiş miydim?

Bir zamanlar uykular da dahil 24 saati kızına yapışık geçiren ben,

Onsuz 1 haftalığına Amerika'ya gittim.

Tam dönüş günü yaptığımın ne "korkunç" birşey olduğunu ve aslında ne "korkunç" bir anne olduğunu idrak edince, ufak çaplı bir panik atak geçirdim.

Ya kızıma dönemezsem korkusu da cabası.

Hakan kıtalar arası sakinleştirdi beni.

Şimdi onu bıraktım diye kızımda meydana gelmiş olan muhtemel psikolojik arızaları gözlemlemekle meşgulüm.

Çok merak ediyorum, acaba köyde hergün tarla çapalayan bir anne olsam da böyle kafadan bir iki tahtası eksik bir anne mi olurdum?

Anneler günü gürültü ve görüntü kirliliğinin bence en takdir edilesi çalışması olan reklamda da dediği gibi: "çok yaşa sen anne, çok yaşa sen anne" (bu arada bu şarkının orijinal versiyonunu dedeciğim söylerdi bana ben küçükken).

Ve yine Bach dinliyorum.  Bir müddet daha devam eder bu...

4.5.10

Geçen süre zarfında

Bach'ın bir dahi olduğuna karar verdim.

Kızımın benden çok daha olgun olduğunu gördüm.

Biraz daha büyüdüm.

Önemli kararlar aldım.

4.1.10

Herşeyin bir zamanı var...

İnsan birşeyleri bırakıp gitmeyi de bilebilmeli...

2010'un 4. gününe geldik bile.  İnsan 34 yaşında olunca çok ürkütücü geliyor bu durum.

Neyse, ben şimdilik kaçar.

Şimdilik.

26.12.09

Yıldönümü

Yıldönümlerini sevmiyorum, şu an fark ettim.  Zamanın ne çabuk geçtiğini hatırlatıyor bana. 

Bugün Austin'den İstanbul'a kesin dönüş yapmak üzere dönüş yoluna geçmemin yıldönümü.  Kaçıncısı olduğu mühim değil.

Hakan doktorasını bırakmaya karar verip, 3 ay önce dönmüş, kendine iş bulmuş, oturacağımız evi ayarlamış, beni bekliyor.

Ben yeterliliğimi geçmişim, araştırma teklifimi yazıp savunmuşum, bölüm tarihinin doktorasında en hızlı ilerleyen öğrencisi ünvanını almışım, seneler sürecek bir maceranın başında olduğumu bilmeden.

Kimseden yardım isteyememe huyum neticesinde, evi tek başıma kapamaya kalkıyorum.

Eşyaların büyük bir kısmını ve arabamızı Hakan gitmeden önce satmışız.  Bu önümüzdeki 3 ay boyunca evin tek bir odasında bir yatak, bir sehpa (ki aynı zamanda çalışma ve yemek masam) ve bir TV ile yaşayacağım; her yere otobüsle gitmek zorunda kalacağım, otobüslerin çalışmadığı tatil günlerinde birilerinden gitmek zorunda olduğum yere beni götürmelerini rica etmek zorunda kalacağım anlamına geliyor.  Yani çok zorlu bir 3 ay.  Kapısını bir omuz darbesiyle benim bile açabileceğim Hakan'la beraber ilk yuvamız olan o apartman dairesinde, neredeyse hiç uyumadan, TV'yi ses olsun diye hiç kapatmadan bir 3 ay geçiriyorum.  Dedim ya, birinden yardım istemek benim için çok zor diye, tatil günlerinde evde oturuyor, olmadı her yere yürüyerek gidiyor, ya da 2-3 saatte bir geçen haftasonu otobüslerini yakalamaya çalışıyor, kaçırırsam saatlerce karanlık bir durakta tek başıma beklemek zorunda kalıyorum. 

Allahtan beni çoktan çözmüş olan arkadaşlarım var.  Her zaman minnet duyacağım, Kıbrıslı Sakis ve Katerina ve de Karslı M. ve karısı P.  Ben istemeden gelip beni alıyorlar, alışverişlerime yardımcı oluyorlar, halimi hatırımı soruyorlar, Hakan'nın Türkiye'ye döndüğü gün, midemde koca bir yumruk, kafamda "ne olacak şimdi" sorusu ile dolaştığım o kara gün, sırf ben ağlamayayım diye bütün gün küçük penceresiz ofisimde benimle beraber oturuyorlar. 

İşte kalan bir kaç parça eşyamı bizim sitede oturan Z.'nin evine kendi kendime taşımaya kalktığım Austin'deki o son günümde de P. ve M.'yi kapımda buluyorum.  Gelmeyin dedin ama biz geldik, diyorlar.  Karınca gibi bir bir taşıyoruz, yatağımı, elimizdeki kısıtlı imkanlara rağmen en güzeli olsun diye kılı kırk yararak seçtiğim tabaklarımı, şarap kadehlerimi, Türkiye'den getirdiğim kırmızı kahve fincanlarımı Z.'nin evine.  Benim olan artık Z.nin oluyor.  Noel olduğu için sokaklar bomboş Allahtan ki, yoksa herkes görecek yatak şiltesini nasıl da M.nin arabasının üstüne Türk usulü bağladığımızı. 

Nasıl teşekkür edeyim arkadaşlarıma bilemiyorum, onları güzel bir Noel yemeğine götürüyorum.  Noel, her yer kapalı, kimse restoranda yemek yemiyor o gün, herkes evinde ailesiyle ama biz her zaman açık olan Katz's'a gidiyoruz çünkü sahibinin hemen hergün TV'de çıkan reklamlarında dediği gibi Katz's never closes. 

O gece de hiç uyumayacağımı bildiğimden, P.nin benim için hazırladığı yatağa yatmıyorum.  Sen bana TV'nin karşısındaki kanepeyi ver diyorum, 3 aydır bu haldeyim ben.

Sonra 3 senedir biriktirdiğim herşeyi veriyorum yer hostesine, biniyorum uçağa.

Hakan, annem, babam, Hakan'ın ailesi, hepsi çok mutlu oluyorlar beni gördüklerine...

Benim aklımda ise hep aynı soru "ne olacak şimdi"?

Sonra Hakan bana yeni evimizi gösteriyor,

Sonra yeni evimize taşınıyoruz,

Sonra ben hamile olduğumu öğreniyorum,

Sonra bebeğim doğuyor,

Sonra ben hala "ne olacak şimdi" diyorum,

Sonra galiba hayatımın kontrolünü biraz kaybediyorum,

Sonra bebeğim hızla büyüyor,

Ben bir türlü kendi hayatıma dönemiyorum,

Herkes bana "eee ne olacak şimdi" diyor,

Ben de bilmiyorum ki,

Derken, bir bakıyorum bebeğim 3.5 yaşına gelmiş bile,

Ben özel bir üniversitede çalışmaya başlıyor, tez danışmanımın inanılmaz anlayışı sayesinde doktorama tekrar geri dönüyorum.

Hayatımın kontrolü yavaş yavaş benim elime geçiyor.

Derken, bugün Austin'den dönüşümün bilmem kaçıncı yılını kutluyor, onunla oyun oynayayım diye beni bekleyen kızım dizlerimin dibinde, bu yazıyı yazıyorum.

Zaman gerçekten de ne çabuk geçiyor.  Bütün bunlar hangi arada derede oldu bitti, ben bile bilemiyorum.

17.12.09

Hiçbir yer

Hayatımda hiçbir yeri bu kadar özlemedim.  Biliyorum biliyorum, hem orada hem burada olmanın bir yolu var.  Evren sana söylüyorum, gelinim sen anla.  Gönder beni, ışınla beni oralara.  Link, Austin'de en sevdiğim restoran. 

11.12.09

Çook uzun mim

Esra'cığımın davetiyle, şu ana kadar yazarken beni en çok eğlendiren mim aşağıda.  Uzundur, dikkat edin. 

1. Çocukluğumda anne-babam ve aile büyüklerimle yapmış olduğum ve beni ben yapan şeylere katkısı olan eylemler


Bir sürü var. Daha önce de bahsetmiştim, ben karman çorman bir aileden geliyorum. Yani babam Ankara’da doğmuş büyümüş ama sorsanız Ispartalıyım der. Annem Eskişehirli. Ben Ankara’da doğdum ama çocukluğumun önemli bir kısmı Denizli’de geçti ama hayatımın büyük bir kısmında İstanbul’da yaşadım vs. vs. Bu sebepten dolayıdır ki, ben çocukken çok ama çok seyahat eden bir aile idik. Denizli-Eskişehir, Denizli-Ankara, İstanbul-Denizli, İstanbul-Ankara, İstanbul-Eskişehir arasında sayısız araba yolculuğu yapmışızdır. Bu araba yolculukları asla ama asla müziksiz olmazdı. Ve dinlediğimiz müzikler de genelde hep babamın zevkini yansıtırdı. Yani TSM dinlerdik çoğunlukla. Ben daha küçücük yaşta orta halli bir assolistle yarışacak bir repartuar yapmıştım kendime bu sayede. Hala da bildiğimi bile bilmediğim şarkıları bilirim (nasıl bir cümle oldu bu?). Neyse efendim, sonra benim bu fena sayılmayacak TSM temelimin üstüne ortaokul itibarı ile klasik batı müziği eklendi. Okuduğum okulda, teneffüste koridorlar da bile çalan Germen müziği sebebi ile. Müzik derslerinde Sihirli Flüt, Hayvanların Karnavalı falan, bir de üstüne koroda geçirdiğim zaman eklenince oldum ben müzikal olarak karman çorman. Ama bu karışım ve her daim fonda (evde ve okulda) çalan müzik bende iki şeye sebebiyet verdi. Bir, müzik olmadan asla çalışamam ve iki, uzunca zaman inkar etmekle beraber, dinlediğim müzik muhakkak Türkçe sözlü olmalı ve mümkünse babamdan duyduğum müzikten birşeyler içermeli. Yani ucuz pop olmamalı, gerçek enstrumanlarla çalınmalı, bizim kendi müziğimizden tamamı ile kopuk olmamalı, ama batı enstrumanları ağırlıkta olmalı. Aslında buraya da post ettiğim şarkılarımından çok bariz bir şekilde belli oluyor babamın üzerimde bıraktığı bu etki.

Bir diğer şey ise, uzun pazar sabahı kahvaltıları. Bizim ailemizin vazgeçilmezidir. Bir sürü değişik şey yapılır, uzun uzun hepsi yenir, saatlerce sohbet edilir. Bol bol dedikodu yapılır. Evlendikten sonra buna hiç alışık olmayan Hakan’a bu alışkanlığımı empoze etmek biraz zaman aldı ama şimdi her pazarımız bu şekilde. Eğer annemlerdeysek, Hakan çaktırmadan masadan kalkıp koltukta uyukluyor (evet aşkım öyle, fark etmedim mi sandın?)

Ve bir tane daha. Ben politik olarak her daim bir fakir sahibi olmuş ve fikirlerini çok ateşli bir şekilde savunmayı seçmiş bir aileden geliyorum. Kendimi bildim bileli aile sohbetlerinin ana konularından biri siyaset olmuştur. 5 yaşında iken babama “baba biz sosyalist miyiz?” diye sormuştum, uzunca bir süre babaannemlerinin evinin duvarında asılı duran eski bir başbakanımızın resmini bir akrabamızın resmi sandım. Dolayısı ile siyasetten uzak suramayacağım çok aşikardı. Siyasetin fiilen içinde olmayı asla düşünmedim ama bilimini yapmayı, daha doğrusu yapmayı çalışmayı, bazen canıma tak dese de çok seviyorum.

Ve son. Annemle birlikte yazın hava sokağa çıkamayacak kadar sıcak olduğunda videoda (DVD oynatıcı yok daha) Türk filmi seyrederdik saatlerce. O gün bugündür Türk filmlerinin müptelasıyım. Ama 1970li yıllardan olacak, vurdulu kırdılı olmayacak, mümkünse T. Şoray-K.İnanır (T.Akan veya C. Arkın da olur); H.Koçyiğit-E.Hun (kendisini ne kadar sevdiğimi daha önce anlatmıştım) ikililerinin filmleri olacak. Bu arada yeri gelmişken, Sa.manyolu dizisine baktınız mı hiç? Nejat rolüne Ö. Deniz olur mu? 40 yaşında yahu o. Bir de saçlarını boyamışlar yaşı belli olmasın diye. Zülal rolündeki arkadaşı da hiç tutmadım. En fazla 2 haftalık daha ömür biçiyorum diziye.



2. Çocukken oynamayı en sevdiğim oyun...

Tartışmasız evcilik. Biz çocukken çok çeşit oyuncak bulunamazdı Türkiye’de. Bir dayımız vardı, annemin dayısı aslında, Almanya’da işçi olarak çalışırdı. O kardeşimle bana bir lego seti almıştı ki görünce aklımı kaçırıyorum sanmıştım. O legolarla ev yapar, minik insanlarını o evin için yatırır kaldırırdık kardeşimle birlikte. Genelde oyunun senaryosunu ben yazar, yönetmenliğini de ben yapardım. Sonra aynı dayı kardeşime bir tamir seti almıştı, gerçeği ile birebir aynı ama plastikten. Kardeşim takımın çantasını eline alır, hergün bizim sokaktan geçen tamirci amca gibi “tamircieee, muslukçuaaa, rezerveler yaparım bıdı bıdı (gerisini anlamazdık) tamircieee” diye bağırarak evin içinde dolaşırdı, ben de güya pencereden ona “tamirci, tamirci musluk bozuldu kaça yaparsın” diye seslenirdim. O da bana “5’e olur abla” derdi ve oyun böyle sürer giderdi.



3. Sokakta oynar mıydım?

Gökten taş falan yağmadığı sürece hergün. Annemin kardeşimle bana eve gelin diye bağırmaktan sesi kısılırdı. Su içmeye bile eve çıkmazdık. Suyu kapıcımızın karısı Ayşe Teyze’den isterdik (daha pet şişe icat olmamıştı). Hatta kardeşim erkek olmanın verdiği dayanılmaz hafiflikle küçük tuvalet ihtiyacını bile bahçede giderirdi (iğğğğrenç).



4. Çocukluğunuz ve ilk gençliğimle ilgili keşke farklı olsaydı dediğiniz bir durum/olay

Keşke müzik hocamı dinleseydim ve koroyu bırakmasaydım. Keşke ortaokulda da halk danslarına devam etseydim.



5. Çocukluk ve ilk gençlikle ilgili iyi ki böyle olmuş dediğiniz bir olay

Lise 2’de bir sivil toplum örgütünün organizasyonu ile Almanya’da bir gençlik kampına gidebilmek için sınava girdim. Amaç farklı kültürlerden gençlerin birbirleri ile kaynaşması. Sınavı geçtim, bize gidebileceğimiz kampların bir listesini verdiler. Çeşitli kriterler var herkes onlara göre seçim yapacak. Bense gideceğim kampı ilkokuldan beri aynı okulda okuduğum, okulun bütün kızlarının ölüp bittiği yeşil gözlü İ.’nin seçimine göre yapmaya karar verdim. Seçim yapacak herkes bir odada sırasının gelmesini bekliyor. İ.’ye sordum, ben şuraya gideceğim dedi, ben de karar verdim, sıra bana geldiğinde ben de oraya gideceğim diyeceğim. Sonra tam karşımda oturan, sürekli sınavı 2.likle kazandığını ilan eden (ben 3. olmuştum) kıvırcık saçlı, koca gülüşlü çocuğa takıldı gözüm. Rakip okuldandı ve kendisini hiç tanımıyordum. Sürekli konuşuyordu. Hafiften kıl oldum. Sen nereye gideceksin dedim nedense, bana benim aklımda olan yerden bambaşka bir yer adı söyledi. Sonra sıra bana geldi, nereye gitmek istiyorsun diye sordular. Ven hiç bilmiyorum neden, ben kıvırcık saçlı çocuğun gitmek istediği yerin adını söyledim. Çocuğu bir daha kampa gidene kadar hiç görmedim. Ama içleri gülen gözleri, kıvırcık saçları ve kocaman kahkahası aklımdaydı sürekli. Kampa gidip de o gözleri, o saçları tekrar görüp, o kocaman kahkahayı tekrar duyduğum an olur ya hep tanıdığınız, çok iyi bildiğiniz birini seneler sonra tekrar görürsünüz, işte aynen öyle hissettim. Bu olay 1991 senesinde oldu. Ben o çocukla tam 17 senedir beraberim, 8 senedir evliyim, 5 senedir bence dünyanın en şeker çocuğunun ebeveynleriyiz birlikte İyi ki 18 sene önce ben daha 16 yaşındayken, nereye gitmek istiyorsun diye sorduklarında kıvırcık saçlı çocuğun dediği kampı seçmişim, yoksa kim bilir şimdi nerelerde olurdum.



6. Varsa çocukluk dönemine dair bugünü etkileyen bir olay, anı

Bir keresinde çok kötü bir şekilde merdivenlerden yuvarlandım. O yuvarlanma anını hala çok net hatırlıyorum ki herhalde en fazla 4 yaşındaydım. Kafam kocaman şişti, o kadar çok ağladım ki, ağlamaktan bitap düşüp, uyuyakaldım. Her neyse, o gün bugün çok dik merdivenlerden inmekten, çok dik yokuşlardan inmekten ve çıkmaktan çok korkarım. Hatta bu korkum yüzünden Küçük Bebek yokuşunda, ki neredeyse 90 derecelik bir yokuştur orası, arabasını stop ettirip tekrar kaldıramayan en yakın arkadaşım A.’yı ne halin varsa gör deyip kaderiyle başbaşa bırakmışlığım vardır. A. hala bunu anlatır.



Ben de çok eğlenceli bulduğum bu oyuna aramıza yeniden dönen Deniz’i ve Ruhdağı’nı davet ediyorum.

Siz de benim kadar eğlenirsiniz soruları cevaplarken umarım.

9.12.09

Belki

Belki...

Birgün olsun yüzümde makyajla uyumalı,

Sabah evden evi toparlamadan çıkmalı,

Nazlış'ın okulda kahvaltı etmesine göz yummalı,

Akşam yemeğinde sofraya sadece peynir ekmek koymalı,

Benden birisi birşey isteyince hemen istediğini hemen o an yapmak için kendimi paralamamalı,

Karşımdan da aynı şeyi yapmasını beklememeli,

Beni hayretlere düşüren insanlara ama ama nasıl olabilir böyle birşey diye tepki vermemeli, onları bu da böyle bir insan ne yapalım diye kabul etmeli,

Sabah kahvaltıda 3 dilim nutellalı ekmek yemeli (bunu yapmışlığım var gerçi),

İşe makyaj yapmadan gitmeli,

Sadece kot t-shirt giymeli,

Günü doktoramda kaçıncı senemin içinde olduğumu düşünmeden bitirmeli,

Dönüp de şu ana kadar başardıklarıma bakmalıyım.

Belki o zaman,

Bu kadar hayalkırıklığına uğramam,

Kaplumbağa, tavşan masalındaki tavşan gibi koşup koşup sonra uzuuunca durmam, hep aynı hızla ilerleyen kaplumbağa olurum.

Kendini hergün sonunda savaştan çıkmış gibi hissetmem (ve dün olduğu gibi sınavdan önce çocuklara, evet arkadaşlar sınav düzenine geçelim diyeceğim yerde savaş düzenine geçelim demem).

Her plan dışı olayı dert olarak görmem, yoluma çıkan küçük taşlar gibi üzerlerinden atlar geçerim.

Zaman bu kadar çabuk geçmez.

Hayat bayram olur, sevenler kavuşur, savaşlar biter, küresel ısınma durur, enflasyon düşer, AB'ye üye oluruz, işsizlik sona erer, kelliğe çözüm bulunur.

Belki de, hayatımın bilge kişisi kocamın dediği gibi artık hayatla savaşmayı bırakmalıyım.

Ne demiş Fransız atalarımız, c'est la vie.  Olduğu gibi kabullen hayatı artık.

P.S. Bilmem anlaşılıyor  mu, bugünlerde biraz moralim bozuk ve bezginim.

Çelişkiler silsilesi

Evet yaptım, o yağ içinde yüzen açmayı mideye indirdim sabah sabah, benden beklenmeyecek bir hızla hem de..  Sanırım benim bile bazen comfort food denen naneye ihtiyacım oluyor.  Çok heyecanlıyım, Nazlış'ın okulunun ilk kayak gezisinin kayıtları başlamış.  Yaşasın.  Ve ben gitmeyi düşünüyorum, ciddi ciddi.  Fena mı, ne zamandır kayak yapmadım, Nazlış da bu yaşta kayak öğrenmiş olur (çok gerekli).  Bugün kendimle çelişme günüm, anlaşıldı.

Ve Esra'cığım, yapamıyorum alttaki postuma istinaden dediklerini, hiçbir zaman da yapamadım zaten.  Yani sadece annelik konusunda değil.  Ama dediğin kitabı muhakkak okuyacağım.  İhtiyacım olan şey o olabilir.

30.11.09

Biten bayramın ardından...

Bu sefer de acıklı oldu başlık.

Nazlı daha iyi ama tamamı ile iyileşti denemez.  Sabahtan biraz dışarı çıkalım dedik.  Hemen halsiz düştü.  Kuzum benim.  Hala öksürüyor ve burnu akıyor ama çok şükür en kötü kısmı atlattık.

Bayram istediğim gibi geçmedi netice itibarı ile.  Sağolsun kayınannem bizim için yaptığı ama onlara gidemeyince yiyemediğimiz yemeklerden getirdi geçen gün.  O zaman bayram olduğunu anladım biraz. 

Ben de fırsattan itibaren bol bol yazdım, çizdim, okudum.  Nazlı uyudukça dışarı kaçtım.  Dün de Hakanla kaçamak yaptık.  Çin yemeği ve suşi kaçamağı.  Bir de fırsat buldukça canım kocamın bana 2 hafta önce İngiltere'den getirdiği tam 10 sezon Frien.ds'lerimden seyrettim.  Hala çok seviyorum bu diziyi.  Bana üni günlerimi hatırlatıyor. 

Bugün akşama kadar hiç çalışmayacağım.  Akşam makaleme son halini vermem lazım, yarın göndereceğim zira.

Çalışırken de muhtemelen bu şarkıyı dinleyeceğim.  Üstüste... Ben daha yeni keşfettim ama 2 sene önce çıkmış.  Hakan'ın İstanbullu bünyesine ağır geldi ama ben çok sevdim.






Mor Yazma - Umut Kaya - 2008