15.10.06

Oyun

Nazlı öyle oyuncaklarıyla dakikalarca oynayan, oyuncaklarına bir daldı mı bırakmak istemeyen bir çocuk değil ne yazık ki... En sevdiği oyuncakla maksimum oynayabilme süresi 15 dakika.

Ben Nazlı'nın doğru oyuncağı bulduğu zaman çok güzel oyalanabileceği inancı ve ümidi ile her ilginç bulduğum oyuncağı aldıkça ev yavaş yavaş bir oyuncak mezarlığına dönüşmeye başladı. Ancak Nazlış'a tek başıma baktığımdan sanırım, onun gerçekten seveceği bir oyuncak bulup onunla uzun uzun oyalanması bana da gün içerisinde kendi işlerimle uğraşacak biraz zaman bırakması en büyük temennim.

Hal böyle iken geçen gün Nazlı dolabının içinde doğduğundan beri aldığım ve de boy boy dizmek suretiyle sakladığım ayakkabılarını keşfetti ve benden onları istedi. Benim de bir sürü işim vardı ve onunla inatlaşmaya halim yoktu ayakkabıların hepsini indirdim dolaptan yığdım önüne. Ve benim bir sürü para dökerek aldığımız oyuncakların bazen yüzüne bile bakmayan kızım o ayakkabılarla bir saate yakın oyandı. Yüzünde o aşık olduğum ciddi ifadeyle, alt dudağını aşağı doğru sarkıtarak ve kendinden geçerek. Onları dizdi, aldı başka yere taşıdı, içlerine birşeyler doldurdu boşalttı... Ve hali hazırda ayakkabılar hala en sevgili oyuncaklarımız, evin her odasında bir çift bebek ayakkabısına rastlamak mümkün çünkü Nazlı onları kaldırmama müsade etmiyor.

Sanırım çocuklara oyuncak alırken onların hayal gücünü en üst düzeyde çalıştıracak olanlarını seçmek gerekiyor ki günümüz oyuncakları o kadar gelişmiş, gerçeğin o kadar birebir taklidi ki bazen buna fırsat bırakmıyorlar. Anne-babaların çocuklarının hayal güçlerini harekete geçirecek oyuncakları bulabilmeleri için (ki bu bazen evde bulunan sıradan bir obje olabiliyor gördüğünüz üzere) önce kendi hayal güçlerini kullanabilmeleri lazım, bu da ancak içinizdeki çocuğu uyandırarak mümkün olabilecek birşey. Galiba çocuk sahibi olmanın en güzel tarafı da bu zaten, yani içinizdeki çocuğu uyandırmak çocuğunuzla çocuk olmak...

1 yorum:

gaykedi dedi ki...

Çocuklar gerçek felsefecilerdir. Çocuk yeniyi görendir.Baştadır, başlangıçtadır. Dünyayı henüz gelenekten gelen kalıplarla görmekten uzaktır. Şaşar, şaşırır, hayran olur. Ondan öğreneceğimiz çok şey vardır. Biz henüz çocuklardan, kadınlardan, ezik insanlardan, zulme uğramış azınlıklardan, sesi çıkmayan, yaşam biçimi bizlerden çok farklı insanlardan öğrenmemiz gerekeni öğrenemedik. Bunların içine "akıl hastası" olarak tanımlanmış bir bölük insanın yaşama bakışlarını da katmak gerek. Çok sesli düşünmeyi öğrenmek, farklı gözlerin gördüğü dünyalardan anlamlar deşirmeyi öğrenmek gerek...Ahmet İnam, Felsefe Profosörü...

http://www.gaykedi.blogspot.com/