4.3.08

Döndük

Pazar gecesi, rötarlı bir uçuşla...



Şu an Hakan'ın deyimiyle "geleneksel yurtdışı seyahat sonrası hastalık"larımdan birine yakalanmak üzereyim.



Öyle ki, bilgisayarın başında zor oturuyorum.



Gerçekten de ne zaman 2 saatten daha uzun uçmak zorunda kalsam vücut dengem bozuluyor, kendime gelmem günler alıyor.



Pazar günkü rötar da tuz biber oldu.



Asıl Paris yazı(ları)mı daha sonra gücümü toplayınca yazacağım.

Ama şu kadarını söyleyeyim, ben Paris'e aşık oldum.



İnsan bir şehre aşık olur mu, ben oldum.


Paris'i özetleyecek olursak.


Metro da neymiş, ben her yere yürüyerek gittim. Kuyruk sokumsuz omurum ve kayık sol dizim bu durumdan çok hoşlanmadılar, hatta sanırım sağ dizim de kaydı ama ben çok eğlendim. Tam hayal ettiğim ve de istediğim gibi gezdim. Ait olmadığım ve de hiç tanımadığım bir yerde serseri mayın gibi dolaşıp, her sokağa girip çıkıp, herşeyi kendim keşfettim. İnsanları, kıyafetlerini, yediklerini/içtiklerini inceledim. Popüler turistik merkezler dediğim yerlerden özellikle kaçındım, oralara gitmek için hiçbir çaba harcamadım ama yolumun üstünde denk geldimse de onlara, görmezlikten gelmedim. Kulağımda sürekli Teoman'ın o çok sevdiğim şarkısı Yağmur'un "bir şehri tam kalbinden/beyninden/ vurup gitmek/var aklımda" dizeleri vardı.



Fark ettim ki, Hakan ve ben birbirine taban tabana zıt birer turist profiliyiz. Ben ne kadar serseri serseri dolaşmak istediysem o hep elindeki haritalara, yapılacaklar listesine bağlı kalmak istedi. Ona klasik turist adını taktım ben de... Yani yurtdışı seyahetlere turla gidip, rehber neyi gösterirse onu görmekle yetinenlerden... Ve yine hayret etmeden edemedim, Allahım birbirimize hem bu kadar benzeyip hem de her konuda bu kadar zıt olmayı ve de bunca senedir beraber kalmayı nasıl başarıyoruz?




Nazlı, süper bir seyahat arkadaşı, benim en yakın arkadaşım, olgun bir küçük hanım olmuş da ben farkında değilmişim. Ben nereye götürürsem geldi, ben ne yedirirsem yedi, kafelerde karşılıklı oturup broiche, kahve-portakal sularımızın tadını çıkardık, benim saatler süren yürüyüşlerimden sıkılınca pusetinden Paris sokaklarına bağıra bağıra şarkılar söyledi, o da yetmedi benim küçükken sıkılınca yaptığım gibi (bu genetik nasıl bir şey ben anlamadım) parmaklarıyla konuştu. Ben de ona parmak kuklaları aldım, parmaklarına kişilik uydurmayı kolaylaştırmak için. Bir de onu gördüğümüz her atlı karıncaya bindirdim...




Benim gibi bir unlu mamul/ekmek sever için Paris'in tam bir cennet olduğunu söylememe herhalde gerek yok. O muhteşem pastane/fırın vitrinlerinin beni Louvre'dan çok daha fazla etkilediklerini itiraf etmeliyim. Zaten Louvre'un da sergilerini gezemedik. Sırf adet yerini bulsun diye bir yerin belli başlı turistik yerlerini gezmekten hiç hazetmeyen ben, gittiğimizde müzenin az önce kapandığını duyunca çok mutlu oldum. Kaldı ki zaten müzenin ne kadarını gezebilecektik? Hakansa çok hayal kırıklığına uğradı. Velhasıl kelam Hakan elindeki Paris'te yapılması gerekenler listesinden bir madde eksik kalınca çok söylendi. Vaktimiz kısıtlı olduğundan (ve ben ona Notre Dame'ı görmeden İstanbul'a dönersek onu hayatta affetmeyeceğimi söylediğimden) son yarım günümüzü tam benim istediğim gibi uzun bir kahvaltı ve kilise/cami delisi beni çok da fazla tatmin etmeyen Notre Dame'ı görmek için kullandık. Katedral beni çok etkilemedi (muhtemelen popüler turistik merkez alerjim yüzünden) ama tam da pazar ayinine denk gelmiş olmamız bana yetti de arttı bile. Eğer insanları ibadetleri esnasında rahatsız etmekten çekinmeseydim çok daha fazla fotoğraf çekerdim. Asıl konumuza dönecek olursak, Paris'in ekmekleri ve diğer bilimum pastane ürünleri beni benden aldı. Ve gözlerinin önünde ve ellerinin altında sürekli böylesine güzelliklerle yaşamak zorunda olan Parizyenlerin nasıl olup da bin kilo olmadıklarını herkes gibi ben de merak ettim. Üstelik de aslında dünyanın en iyi mutfağı ünvanını bence haketmemekle beraber, yine de benim tam damak zevkime hitap etmesi nedeni ile gönlümde önemli bir yer edinen Fransız mutfağı da cabası. Bu arada yakından tanıdığım tek Fransız olan eski patronum Vincent aslında Fransız mutfağının çok tek düze olduğunu, hayatında Türk mutfağı kadar sebzenin çeşitli kullanıldığı bir mutfak daha görmediğini, zeytinyağlı sarmanın yerini hiçbir şeyin tutamayacağını söylerdi. Ne diyebilirim, Fransız olan o. Ama dediğim gibi Fransız yemekleri neticede benim damak tadıma fazlasıyla hitap ettiler, kendilerini gönlümün bir köşesine kaydettim.




Yükseklik korkum hiç ama hiç azalmamış, Eyfel'e çıkarken herkesin ortasında ağlamama, 3 yaşındaki kızımı bile şaşırtmama neden olacak kadar yerli yerinde duruyormuş. Neticede 2. kata kadar ağlayarak çıkıp asansörden inmeyerek gerisin geri döndüm. Nazlış ise "ama anne ben kuleye çıkacaktım" diye sızlandı ama kızımı en üst kata çıkmakta ısrarlı olan babasına teslim edemedim. Çocuğu aşağıya düşürürsün dedim. Hakan benimle hala dalga geçiyor. Gelin görün ki, korkutuğu şeyler insanı daha çok çeker ya. Ben de dönüp dolaşıp sürekli Eyfel'in yakınına gittim, sayısız fotoğrafını çektim.


Fransız okullarında okurken sıkıntıdan ve ağır disiplinden kurdeşen döken kuzenlerimden aksi bir izlenim edinmiştim ama Fransızlar ne kadar laid back, nasıl derler, saldım çayıra insanlarmış öyle. Aslında eski patronum Vincent'dan (ne çok kulaklarını çınlattım) bunu tahmin etmem lazımdı. O bana Nazi derdi ben de ona birşey demezdim tabii, patronumdu neticede ama sinir olurdum plansızlığına ve rahatlığına. O da bunu bilirdi.


Yeryüzünde eğer yolda araba yoksa kırmızıda geçen tek yaya milleti biz değilmişiz. Rahatladım.


Hayır hiç alışveriş yapmayacağım dedim, başka bir sürü şey ve 4 çift ayakkabı ile döndüm (tanesi ortalama 15 Euro'dan, vallahi bizim semt pazarı daha pahalı). Türkiye'ye H&M açılsın diyorum.




Sadece H&M, lokal bazı mağazalar ve mutfak malzemeleri satan yerlerden alışveriş yapmam, dünyaca ünlü modaevlerinin butikleriyle ilgilenmediğim anlamına gelmesin. Çok ilgilendim, her birinin dışarıdan fotoğrafını çektim. Bir de Elite Model Ajansı'nı görünce çok heyecanlandım. Sanki modelmişim de oraya görüşmeye gitmişim kadar heyecanlandım. Tüm o ünlü markalar içinde bir tek Louis Vouitton'u görünce tanıyan kocam, nedense "Nihan bak LV, LV" diye sevinçle bağırdı. Sanki oraya ilkbahar/yaz gardrobumuzu yenilemeye gitmişiz gibi. Dünyanın en moda, marka vb. bilinci düşük insanı olan kocama bile kendilerini tanıtabilmiş olduklarından LV'cileri tebrik ettim, işte başarılı iletişim-pazarlama böyle olur dedim.




Alışveriş demişken, bilmiyorum benden başka kaç kişi daha Paris'ten parfüm ve çikolata yerine elleri kolları tam tahıllı ekmekler/makarnalar/kurabiyeler ve şekersiz-yağsız müslilerle dolu döner. Özlem'ciğim okuyorsan eğer, tam sana göre bir market keşfettim Avenue du Maine üzerinde.




Bir zamanlar çalıştığım şirketin (evet Vincent'ın bana patronum olduğu, bildiniz) uluslararası merkezini görünce çok heyecanlandım nedense. Oysa o şirketten arkama bile bakmadan kaçmıştım. Kaçmayı bıraktığımda bir de baktım Amerika'da doktora yapıyorum. O kadar bezdirmişlerdi beni yani. Yine de o hep bahsedilen meşhur kafesini, ultra modern binasını görünce, mutlu oldum. Poz poz fotoğraf çektim yine.




Champs Elysse'ye durdum durdum bir daha gittim. Bir baştan bir başa yürüdüm defalarca, sonunda beni küçük ara sokaklar kadar etkilemediğine kesin kanaat getirdim. Sanırım yine çok popüler turistik merkez alerjim Champs Elysse'yi sevmeme mani oldu. Bir nevi Bağdat Caddesi dedim çıktım işin içinden. Arc de Triomphe ise bana İstanbul Üniversitesi'nin kapısı hatırlattı. Hatta İstanbul Üniversitesi'nin kapısının daha etkileyici olduğunu iddia ettim. Yani mesele pazarlama, imaj yaratma ve sahip olduklarının kıymetini bilme meselesi.


Neticede Paris'te çok iyi vakit geçirdim, boş boş gezmek bana çok iyi geldi. Galiba Paris'in kendisinden çok da bu boş boş gezme kısmına aşık oldum ben.



Giriş yazısı dedim, kısa olsun dedim, ama yine çenem düştü.


Kendime gelir gelmez, daha detaylı izlenimler ve de resimlerle aranızda olacağım.



Tabii daha da detaylı yazı nasıl olur bilemiyorum ya hadi neyse.

6 yorum:

Adsız dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
Adsız dedi ki...

heyyyooo heyyyo..ne güzel:) boş boş gezmeyi mi, yepisyeni bir yer keşfetmeyi mi, broiche-kahveyi mi, unlu mamülleri mi, yok yok en çok "kuzuyla birlikte hepsini" mi kıskanalım şimdi :) gezip gezip mutlu olmanıza da, dönmenize de sevindim.Her ne kadar bizimkiler Paris kadar uzak olmasa da, minişlerle böyle cesur maceralar bizim Göksuyla oluşundan gözümüzü korkutup ertelediğimiz şeyler için cesaret veriyor:))
hoşgeldiniz..

Nihan dedi ki...

evet evet Ahu zaten olay da o. Bize de bir cesaret geldi ki sorma. Hep erteledigimiz Alacati gezimizi gerceklestirmeyi planliyoruz en kisa zamanda. Bir de Hakan'in Ankara'dan yola cikip Mersin'e inme projesi var ki bence ona hala biraz zaman var. Hosbulduk bu arada

Defne dedi ki...

Hoşgeldiniz! Her ne kadar biz gezdiğimiz yerleri senin turist tarzınla gezsek de, kocam ve ben de zıtların birlikteliğini yaşıyoruz. Yazdıkların o nedenle bana çok tanıdık geliyor :).

Gezinden memnun ve elin-kolun dolu :) dönmene sevindim. Güle güle kullan ve deee tüket hepsini...

Her giden Paris'e aşık oluyor, benim neyim eksik ben de gitmek istiyorum. Bu da kıskandığımın açık bir göstergesidir Nihan'cığım :P.

Sevgiler.
Defne

Nihan dedi ki...

Defne,
Bak Paris sevgimin nedenini açıkladım son yazımda. Bence de kesin gitmelisin Paris'e.
Kendimi frenlemesem elim kolum daha da dolacakti. İnsallah bir dahaki sefere diyelim...

denizanasi dedi ki...

:) ben nazlış ile olan kısımların ayrıntılarını bekliyorum. uçuştaki halini mesela:) bana bilgi vermesi açısından :))